Bir
savaş esiri ve özgürlüğünü satın almaya çalışan bir köleydi O. Bu sabah
yine günün ilk aydınlığı düşmeden uyandırıldı diğer tüm köle
işçiler gibi. Hep beraber tepeden aşağı indiler ve ilk iş nehir sularını kanallara
doğru saldılar. Bugün tarlalarda çok iş vardı yine, yabani otlar temizlenecek
ve tohum ekilecekti.
Gün ağardıktan hemen sonra, köyün kerpiç evlerindeki ocaklardan dumanlar tırmanıyordu gökyüzüne. Kadınlar fırınların başına geçmişlerdi bile, piştikçe hamurlarına susam taneleri serpiştirdikleri ekmeklerin kokusu daha da çok sarıyordu köyü.
Erkekler tarlalara giderken, nehir kıyısındaki iskelelerden
gürültüler ve bağırışlar yükseliyordu. Yüklü tekneler peşi sıra yanaşıyor ve
mallar kil tabletlerde kayıtlara geçirilerek, ambarlardan arabalara
yükleniyordu. Tapınağın hazinesi, çevresindeki depolara ve silolara titizlikle
istiflenmek üzere hazırlanıyordu.
Çarşının
arkasındaki atölyelerde, demir ustaları son dokunuşlarını yapıyor, sonrasında
kaplarını cilalıyorlardı. Alev sıcaklığına vurdukları her çekiç darbesi
ustalıklarını gösteriyordu. Dokumacılar boyadıkları yünlü kumaşları hayata
katarken çıraklar, takas edilecek malları tahta tezgahlara diziyorlardı.
Bugün
şehirde bölgenin büyük pazarı var. Çevredeki tüm köylerden akın akın
kalabalıklar halinde gelecek insanlar ve şehirdeki her köşe dolup
taşacak.
Ticaret
yalnızca mal değiş tokuşuyla sonuçlanmıyordu. Bazı durumlarda hesap kitap
işlerini, basit sözleşmeler ve hukuk kuralları ile tanımlamak ve kil tabletlere
de kazımak gerekiyordu. Önemli değiş tokuşlar, toplumun ahengini ve yaşamın
merkezi tapınak çevresinde oluşan ekonomiyi koruyan bir anlaşmayla
pekiştiriliyordu.
Pazarın
bereketi, şehre can veren bir bayram yeri gibiydi ve tapınak muhakkak bu
kutlamadan nasibini alırdı. Komşu yerleşimlerden gelen ziyaretçiler, adımlarını
muhakkak kutsal avluya da atacaklar ve dualarını tanrılara sunacaklardı.
Rahipler şafakla birlikte kurbanlıkları hazırlamış, tanrılara yakılan tütsü
dumanı eşliğinde gün boyu devam edecek ilahileri okumaya koyulmuşlardı bile.
Yazıcı
okullarından gençlerin neşeli çığlıkları duyuluyordu. Öğrenciler, çamur
tabletlere çivi yazısının işaretlerini kazıdıkça akıldan geçen sözcükler ses
buluyordu. Aynı zamanda geometri ve astronomi bilgileri de onların zihinlerine
işleniyordu. Tapınağın günlük ticari notları ve vergi kayıtları da tabletlere
işleniyordu bir diğer taraftan.
Sümerler
kendilerine Kengerler derlerdi. Ayrıca ülkelerine Soylu Lordların Ülkesi,
halkına ise Siyah Başlı İnsanlar. Milat öncesi üç binli yıllar bitip, iki binli
yıllar başlarken Mezopotamya’da dört şehir devleti öne çıkıyordu; Uruk, Eridu,
Ur ve Lagaş. Neredeyse sonraki yüzlerce yıl boyunca, dönemler halinde barış ve
çatışmalarla dolu süreçler yaşandı bu topraklarda. Şehir krallarının yükselip,
düştükleri politik zeminler oluştu. Kısacası oldukça uzunca bir süre siyasi bir
karmaşa hâkim oldu bölgeye.
Milat
öncesi iki binli yıllara girildiğinde Sami dilini konuşan ve Arap
yarımadasından gelen Akad halkı çıktı sahneye. Önce Sümer ülkesinde
hizmetliyken, daha sonra artan nüfusları sayesinde güce sahip olan bu kavim,
önce Mezopotamya’nın kuzeyine ve sonrasında isyankâr komutan Sargon ile ülkenin
tümüne sahip oldular. Sargon ile Akdeniz kıyılarına ve kuzeyde güney doğu
Anadolu'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı egemenlikleri altına aldılar.
Ancak kabaca bir çeyrek asır bile olmadan tarihin ilk imparatorluğu, iç çekişmeler ve
saldırılar sonucunda çöküş sürecine girdi.
Akad
imparatorluğunun yıkılışının ardından yeniden saman alevi gibi canlanan ve
rönesansını yaşayan Sümer kent devletleri ve medeniyeti, milat öncesi iki binli
yılların hemen başında kuzeyde Babil'in yükselişiyle kalıcı olarak son buldu.
Ancak
oluşan Sümer etkisi uygarlıkları kuzeyde devam etti. Hani yukarıda
dedim ya, bu Siyah Başlı İnsanlar'ın nereden geldikleri çok belli değil ama,
yerelde bulduklarını fazlasıyla geliştirerek bir uygarlık hikâyesi yarattıkları
kesin.
Sulu
tarım için kanallar tasarladılar. Taş ve tuğla ile ev, şehir surları, depolar
ve tapınaklar inşa eden bir mühendislik yarattılar. Kurdukları şehirler;
gelişen refah ve artan nüfus ile sadece ev topluluklarından öteye, üretimin,
inancın, bürokratik ve toplumsal düzenin var olduğu yaşayan sosyal yapılara
evrildi.
Tarım
ürünlerinin ve koyun sürülerinin miktarını bilmek, emeğin karşılığını ve oluşan
vergiyi hesaplamak için kayıt tutulurdu. Böylece yazıyı, Çivi Yazısını
geliştirdiler. Ayrıca bürokrasi ve merkezileştirilen yönetim şekliyle,
hukuk ve kanunların temeli atıldı.
Mezopotamya’nın
halklarının yarattıkları ortak uygarlık seviyesi; şehir yönetiminden mimariye,
ticari anlaşmalardan hukuk davalarına, kanunlardan bilime, tarımdan
astronomiye, matematikten takvim hesaplarına, altmış tabanlı zaman birimine,
ticaret yollarından liman kentleri imkanlarına, bakır ve tunç ürünlerden renkli
cilalı çanak çömleklere, tanrıların kutsal öykülerinden Gılgamış Destanı gibi
epik hikayelere, dini ritüellerden mitolojiye kadar insanoğlunun gündelik
yaşamına pek çok şey kattı.
Sümer
şehir devletleri tek bir devlet olamadılar ama oluşturdukları sosyal ve
yönetsel sistem, tarihe ilham kaynağı oldu ve pek çok alanda izleri hala bugün
bile yaşamaktadır.
O
insanların uygarlığa attıkları tohumlar hala filiz veriyor.