26 Nisan 2019

Kara Göründü - Ötegezegenler


Karar vermişti bir kere ve inatçıydı…
Bu yolculuğu çok uzun süredir tasarlıyordu, ölçmüş biçmiş ve kazanacağı ün ve servetin hayalini bile kurmaya başlamıştı. Ama bir sorunu vardı, daha doğrusu bu seferi karşılayacak parası yoktu. Yolculuğun ihtiyaçlarını sağlayacak parayı ve ihtiyacı olan gemileri verecek gerçek bir babayiğide ihtiyacı vardı. Avrupa’da çalmadık kapı bırakmamış, ama kapıların hepsi yüzüne kapanmış ve maalesef sonuç alamamıştı.
Onun bildiği adıyla Konstantinopolis ve yeni adıyla Kostantiniyye’nin efendisinden yardım isteyebilirdi. Gerçi o kimsenin aşamadığı surları aşan ve Türklerin cihan padişahı dedikleri genç hükümdar sultan Mehmet han, sadece birkaç sene önce ve henüz daha kırk dokuz yaşındayken vefat etmişti. Ancak belki yerine geçen oğlu verirdi istediklerini. Ancak Sultan Bayezid Han da, tuhaf  bir şekilde karşısına çıkan bu hayalperesti ciddiye almayarak, talebini reddetti.
Tam kimse fikirlerime değer vermiyor kabusunu yaşarken, bir anda şeytanın bacağını kırdı, İspanya’dan yardımı kaptı ve üç gemiyle denize açıldı.
Ver elini batı…
Yolculuk ayrı hikaye. Yelkenler dolu dolu on hafta geçmesine rağmen herhangi bir kara parçasına rastlamamışlardı. Bu durum tayfalar arasında huzursuzluk ve hatta isyana varacak kadar gerginliğe kadar bile yol açtı. O ise bu aşamada hayatının kumarını oynadı ve tayfasından sadece on gün istedi.
Kısacası ya hep, ya hiç…
Onuncu gün olanlar oldu ve  “Kara göründüüü….” diye bağırdı nihayet direğin üzerindeki gemici ve işte kaptanın sonradan San Salvador, ki kurtarıcı İsa anlamında da kullanılır,  adını vereceği ada karşılarına çıkmıştı. Rastgeldikleri kara parçası için seçtiği isim gerçekten harikaydı aslında, tayfalar kızgındı ve onun da hayatını kurtarmıştı bu ada.
Bin dört yüz doksan iki yılının sonbaharında Bahama adalarından Guanahani'ye ulaştı küçük filo. Ardından Küba'yı da gördüler, ancak burası olsa olsa Japonya olur demişti bizim kaptan.
Evet, Latince okunuşuyla Christopher Columbus, her ne kadar farkında değildiyse bile ve kalan tüm yaşamı boyunca da farkına varamadıysa da dahi, Amerika kıtasını, yani yeni dünyayı keşfetmişti gerçekte.
O gün Dünya’yı dolaşan kaşifler, bugün de uzayda dolaştırdıkları meraklı ve akıllı teleskoplarıyla yeni dünyaları, nam-ı diğer “Ötegezegen”leri arıyorlar.
O zaman biz de her zaman olduğu gibi sorularımızı sormaya başlayalım.
Ne demek ötegezegen?
Her fırsatta Samanyolu gökadasında yaklaşık üç yüz milyar yıldız olduğunu tekrarlıyorum ve onlar ışık saçtıkları için kolaylıkla görebiliyoruz. Ya karanlıkta kalan ve sadece yıldızlardan üzerlerine gelen ışığı yansıtabilen gezegenlere ne demeli…
Biz sadece kendi yıldızımızın sistemindeki gezegenler ile yakından ilgiliyiz, ya güneşimizin sistemi dışında bulunan gökadamızdaki diğer gezegenler? İşte bu gezegenlere “Ötegezegen” deniyor. Dolayısıyla kendi yıldız sistemimiz dışına, yani ilgi ve araştırma yoğunluğumuzu diğer yıldızlara doğru yöneltmek durumundayız.
Kaba bir ortalama görüşle, her yıldız başına en az bir gezegen düşüyor gibi düşünsek ve böyle olunca da, sadece kendi gökadamız Samanyolu bünyesinde en az üç yüz milyar ötegezegen var demektir. Uzun lafın kısası şu koca evrende hangi tarafa bakarsak bakalım, irili ufaklı pek çok gezegen ile etrafımızın sarılı olduğunu bilelim.



Pekala gelelim ikinci soruya ve soralım; ilk ötegezegen ne zaman keşfedildi?
Zor bir soru ve cevabı da aslında o kadar da önemli değil kanımca. Yaklaşık otuz yıl diyelim.
Bu kadar yakın bir tarih için neden bu kadar şüpheli yaklaşım sergilediğim merak edilecektir. Zira keşfedilen ötegezegene ait ortaya sunulan kanıtlar, ki kanıtlar bilimsel olacak elbette, bilim dünyası tarafından yetersiz bulunduğu taktirde keşif uzunca bir süre rafta beklemek durumunda kalmaktadır.
Bu bağlamda basit gibi görünen bu sorunun cevabı aslında bizim adımıza zor. Ama şunu söyleyebiliriz ki, bilim dünyasının onayladığı ilk ötegezegen, Ekim bin dokuz yüz doksan beş tarihli. Jüpiter’in yarı büyüklüğünde olduğu tahmin edilen “51 Peg b”. Tam adı 51 Pegasi Bellerofon’dur , “51 Peg b” diye kısaltılır ve bize elli ışık yılı uzaklıktadır.
Örneğin aşağıda çizimi bulunan ilk ötegezegen kendi yıldızına o kadar yakın ki, gezegenin yüzeyindeki yüksek sıcaklıktan ötürü yaşam barındıramayacağı kesindir. Yarıçapı yüz otuz beş bin sekiz yüz otuz kilometre olup, yıldızı çevresindeki dolanım süresi ise sadece yüz iki saattir.




O günden bu güne sayıları sadece birkaç binle ifade edilebilecek sayıda ötegezegen bulundu. Ancak bilinmesi gereken önemli konulardan bir tanesi de, bulunan her ötegezegenin bizim bildiğimiz yaşam şekillerine uygun olmadığıdır. Sıra yeni sorumuzu sormaya geldi.

Ötegezegenleri neden arıyoruz?

Ana hedef evrende yaşam arayışı ve biz eğer bir gün gidebilirsek, kendimiz için yerleşebilecek ve rahat yaşayacak bir yer aramak.

İnsanoğlu hep göklere bakmıştır, oralardan yardım ummuştur ve hep sormuşuz acaba şu koca evrende yalnız mıyız veya bizden başka canlılar var mı diye. Doğal olarak bildiğimiz yaşam biçimlerini aramaktayız ve yine bu bağlamda bildiğimiz yaşam şekline zemin hazırlayabilecek dünyaları.

Bildiğimiz şekildeki canlı yaşamın önceliği, gezegenin üzerinde organizmaların varlıklarını sürdürebilecekleri bir bölgede bulunmasıdır. Bölge dediğimiz gezegenin kendi yıldızına olan uzaklığıdır. Doğal olarak bu bölgenin tanımı, yıldız ve gezegen uyarınca farklılıklar gösterebilecektir. Kendi sistemimiz adına bu bölge “Venüs, Dünya ve Mars” gezegenleri aralığına eş gelmektedir.

İkinci koşulumuz su. Bildiğimiz tür canlı yaşam suyla başlıyor ve devam edebilmek için de suya ihtiyacı var. Bu bağlamda aradığımız gezegenin suya sahip olması gerekir. Bu konuda doğal olarak eskinin bilgi düzeyine göre çok daha fazla şey biliyoruz. Suyun sadece gezegenimiz Dünya’ya özel olduğunu düşünürken, bugün evrende çok farklı noktalarda da su olduğunu kesinlikle biliyoruz.

O kadar uzağa gitmeye de gerek yok; kendi yıldız sistemimizdeki birtakım uydular da bile su okyanuslarının bulunma ihtimali oldukça ve oldukça yüksek. Örneğin Satürn’ün uydusu Encaladus, diğer örnek ise Jüpiter’in uydusu Europa. Europa’nın biraz daha özel olduğunun altını çizerek, belki ileride bir yazıda daha da detaylı inceleyebileceğimizi belirtmek isterim.



Nasıl arıyoruz ötegezegenleri?

Farklı ve birbirlerini tamamlayan yöntemler var ve ancak en basit anlatımla; gezegenler, etraflarındaki yörüngelerinde yol aldıkları yıldızlar üzerinde yarattıkları kütle çekimi etkileri sayesinde fark edilirler.
Peki, nedir bu sözü edilen etki?
Kısacası bu yıldızın yalpalaması durumudur. Bir yıldızın yörüngesinde dönen bir gezegen olması durumunda, gezegenin sebep olduğu çekim kuvveti sebebiyle yıldızın yalpalar, farklı bir ifadeyle bu durum yıldız da “Radyal Hız” farklılığına sebep olur. Yıldızın bu yalpalamasını, çekiç atmakta olan bir atletin elindeki çelik telin ucundaki çekici çevirirken maruz kaldığı yalpalama hareketiyle kolaylıkla açıklayabilirim diye düşünüyorum.



Yıldızın bu hareketi, pek çok ışık yılı uzaklıkta bulunan Dünya’daki bir gözlemciye yaklaşıp uzaklaşan bir ışık kaynağı olarak görünecektir. Görüldüğü gibi, keşif hakikaten oldukça yoğun bir çaba gerektirmektedir.
Radyal hız ise, değişmekte olan ışınımın ölçülmesiyle hesaplanır ve bu sayede bir gezegenin varlığını anlayacağımız gibi, bu gezegenin büyüklüğünü de tahmin edebilmekteyiz.

Bugüne kadar kaç tane ötegezegen bulundu?


Bu sorunun cevabını şöyle vermeye çalışacağım. Ağır ağır ve neden ve nasıl bir muazzam yapının bir parçası olduğumuzu hatırlatmaya çalışarak.
Tahminen ve yaklaşık on dört milyar yaşındaki ve yine tahminen ve yine yaklaşık doksan iki milyar ışık yılı genişliğindeki evrenimizi bildiğimizi kabul edelim. Aslında sadece yüzde birinden haberdarız ki, farklı teorilere göre sonsuz sayıda ve komşu farklı evrenler de olabilecektir. Evrenimiz bünyesinde bulunan ve tahminen üç ila dört yüz milyar gökadanın ki, bu sadece tanımlayabildiğimiz evren olarak kabul edilmektedir, bir tanesinin parçasıyız.
Gökadamız, Samanyolu’nun yaşı on üç milyarın biraz üstünde ve genişliği yaklaşık olarak yüz yirmi bin ışık yılı. Yine burada bulunan tahmini üç ila dört yüz milyar yıldızın, yine tahminen eeeeen az yaklaşık dört yüz milyar gezegeninin, olasıdır ki yüzde on yedisi Dünya büyüklüğündedir. Ama bu tahmin de, yalnız başına pek bir şey ifade etmiyor.
Son yıllar içinde teknolojideki gelişmeler ve buna paralel gelişen matematik sayesinde anlamaya başladık ki, sadece bize ait olduğunu düşündüğümüz bizim Samanyolu gökadası ancak ve sadece bizim yuvamız olmayabilir.
Bu evrendeki şehrimiz diyebileceğimiz gökadamızda milyarlarla sayılacak kadar ötegezegen, ki biz bunların sadece birkaç bin tanesini bulabildik, sayısını tahmin edemeyeceğimiz sayıda ve yüzeyinde yaşam barındırabilecek başka gezegenler de kesinlikle olacaktır. Daha ötesine gider ve bir başka yazımın bir cümlesini buraya taşıyarak, olası tahminler uyarınca yüz milyonlar mertebesinde uygarlığın olduğu bir gökadada bulunduğumuzu dahi düşünebiliriz. Hatta bir adım daha giderek diyebiliriz ki; ve belki bu arayışımızda yalnız bile olmayabiliriz.
Ama şu ihtimali gözardı etmemek gerekir; belki bizden ileri bir teknoloji, belki bizden geri veya belki sadece mikrop düzeyinde. Aslında çok hoş ve bir o kadar da gergin bir teori.
Ancak bu durumun umut veya gerginlik yaratabilmesi için, söz konusu gezegenin “Goldilocks Zone”, yani “Yaşanabilir Bölge” içinde yer alması gerekir elbette. Daha önce konuşmuştuk ve bu bölgeyi şöyle anlatabiliriz; gezegenin yüzeyinde su bulundurabilmesine olanak sağlayacak ısı ve jeolojik şartlara sahip olabilmeleri için, yıldızlarına olan uygun mesafeyi ifade eder bu tanım. Bugün için bilim insanları ellinin üzerinde farklı gezegende yaşam olabileceğine dair kabul edilebilir şüphelere sahiptirler.
Evimize en yakın ötegezegen hangisi?


Yukarıdaki Proxima Centauri B.
Güneş’ten dört ışık yılından biraz daha fazla uzak olan Proxima Centauri isimli cüce yıldızın yörüngesinde dolaşan bir gezegen. Gezegeninin kütlesi, Dünya’nın yaklaşık olarak bir buçuk katına yakın. Kendi çevresini bize göre on bir defa daha uzun sürede dönüyor. Yani bir günü on bir Dünya gününe eşit. Bir diğer deyişle o gezegende gün bize göre on bir kat daha uzun. Anlaşıldığı kadarıyla üzerinde dev su okyanusları da bulunuyor. 
Dünya’ya en çok benzeyen ötegezegen hangisi?
Dünya'ya en çok benzeyen ötegezegeninin, bizden bin dört yüz ışık yılı uzaklıkta olan Kepler 452b olduğu düşünüyor bilim insanları.



Yapılan incelemeler sonucu ultraviyole ışık seviyesi erken yaşama yol verebilecek düzeyde ve gerekli kimyasal reaksiyonları başlatabilir burada. Bu gezegende yaşamın oluşabileceği hakikaten yüksek ihtimal dahilinde olası. Gezegen ne çok sıcak ne de çok soğuk. Kuzenimizi evimizden biraz daha büyük ve daha ağır olduğu için ''Süper Dünya'' olarak ta adlandırabiliriz.
Yıldızı olan Cygnus, Güneş'ten biraz daha parlak ve iki milyar yıl daha yaşlı. Kuzenimizde ince bir atmosfer, su ve aktif volkanlar bulunuyor.
Artık son sorumuzu soralım. Ötegezegenlere gidebilecek miyiz?
Şimdilik biraz zor gözüküyor bu dilek. Bu durumu daha iyi anlamak için, eski yazılarımdan biri olan “Uzay’da Dalga Sörfü ”adlı yazıyı okumanızı öneririm.
Bir Fransız sözünü değiştirerek kullanmak ve bu yazıyı o şekilde sonlandırmak isterim;

“İmkânsız insanların bildiği bir kelime değildir.”

31 Mart 2019

Bir Akvaryumum Var Benim - Evrenin Ötesi


Bir akvaryumum var benim…


Zemininde inci beyaz kum, kayalar, renkli mercanlar, salınan bitkiler, onlarca litre su ve balıklar var içinde. O balıklar kâh birbirleriyle, kâh mercanlarla, kâh kayalarla, kâh bitkilerle uğraşıyorlar. Kumları eşeliyorlar, bitkileri didikliyorlar ve hayatları sürekli olarak orada geçiyor. Gün boyu yiyecek arıyorlar, kavga ediyorlar, arada sıra türlerini devam ettiriyorlar, ölüyorlar, doğuyorlar. Sadece orayı görüyorlar, ancak dışarıda ne var, ne nerede işte onu bilemiyorlar.


Oysa akvaryum ofisimde, ofisim Türkiye’de, Türkiye Dünya’da, Dünya Samanyolu gökadasında, Samanyolu gökadası ise evrenimizde yer alıyor.


Peki ya evren?


Bu ise evrenin resmi, Pablo Carlos Budassi isimli bir sanatçı işte böyle, yukarıdaki gibi kurgulamış ve çizmiş onu. Tüm galaksiler, yıldızlar, gezegenler, gaz devleri, göktaşları ve biz, kısacası bildiğimiz bilmediğimiz her şey orada.

Bilinen evrenin bir başlangıcı olduğunu biliyoruz, aslında tahmin ediyoruz diyelim. “Büyük Patlama” ile beraber neredeyse on dört milyar yıl önce oluşmaya başladı ve o günden bugüne sürekli olarak genişliyor. Bir uçtan bir uca, tahminimizce ve yaklaşık olarak doksan üç milyar ışık yılı boyundadır. Bu ne demek; doksan beş ve yanında on bir tane sıfır kadar kilometre demektir, çok ama çok geniş.


Şimdi can alıcı soruya doğru yaklaşıyoruz…


Bu başlangıç bir yerde oldu ve bu şişme yine bir yerlerde oluyor. Eğer varsa ve biz evrenin bu sınırına yaklaştığımızda ki, yaklaşabilirsek veya ulaşabildiğimiz gün, ne bulacağız? Evrenin dışında ne olduğunu veya bir başka deyişle evren neyin içinde onu görebilecek miyiz? Ama önce bir de şu soruya cevap arayalım.


Oralara gidebilir miyiz?


Hakikaten çok zor ve biliyorsunuz ki, içinde bulunduğumuz evrenin fizik yasalarına göre ışık hızını aşamıyoruz. Yaklaşık doksan üç milyar ışık yılı mesafeyi nasıl aşacağız? Hani evrenin ortalarında bir yerlerde olsak, kırk altı milyar küsur ışık yılı mesafeyi nasıl aşacağız, hangi ömür süresiyle yapacağız bu işi? Hakikaten evrenin kıyısında bir yerlerde olmalıyız ki, bitiş çizgisini görelim. Ama soluk bir mavi nokta olan biricik evimizin konumu da böyle bir yerde değil. Bir kestirme yol veya yolculuk için farklı bir yöntem bulana kadar, biz teori üretmeye şimdilik devam edelim.


Diyelim ki;


“Uzay Yolu” bilim kurgu filmlerindeki gibi, Warp uçuşu ile uzayı bükebilen ve dalgaların üzerinde sörf yapan bir sporcu gibi yol alalım ve ışık hızının da üzerinde hareket edelim. Bulunduğumuz yerden bir şekilde Evrenin sonuna gitsek ne göreceğiz? Yüksek bir duvar mı, bir karanlık boşluk mu?


Evrenin dışına çıkılamayacağını söyleyen ve aralarındaki ufak farklar hariç, temelde aynı olan teoriler var.


Bir teoriye göre ışıktan kat ve kat daha hızlı bile gitsek, evrenin yapısı ve şekli sebebiyle onun dışına çıkmamıza izin yok. Bu konuyu açmak gerekli ve önce yeni bir soru soralım.


Evrenin şekli nedir?


Soru zor yerden geldi ve cevap ise bir o kadar daha da zor. Hakikaten cevap vermek imkânsız açıkçası ve cevap ileri fiziğe girilmeden verilemez. Bu yazıların hedefi; bir takım zor soruların cevaplarını, mümkün olduğunca basit ve karmaşıklıktan uzak bir şekilde aramak ve paylaşmaktır.

NASA’nın evrenin şeklini tarif eden ve matematiksel denklem ve açıklamalara dayanan bazı çizimleri var. Bunlara dayanarak; evren bir “Küre” veya “Sabun Köpüğü” veya “Balon” gibidir diyebiliriz. Sanırım “Balon” benzetmesi çok daha uygun olacaktır.



Kolay anlaşılabilecek örneklerin üzerinden ilerleyelim. Evrenimizin bir balona benzetelim ve bu balonun üzerine iki nokta çizip, balonu şişirmeye başlayalım. Balon şiştikçe üzerine çizdiğimiz noktaların birbirlerinden uzaklaştıklarını göreceğiz.

Tamamıyla benzer açıklamayı evren için de kabul edebiliriz. Koca evren aynen yukarıdaki mavi balon gibi şişmekte ve genişlemektedir. Balon ve içindeki hacmi tüm evren ve balonun üzerine çizdiğimiz noktaları da gökadalar gibi düşünerek, genişleme aşamasını daha iyi anlayabiliriz.


Evrenimizin şeklini anladığımızı düşünerek devam edelim. Dediğimiz gibi, evrenin kıyısına bir şekilde geldik diyelim. Bu aşamada şöyle bir soru aklımıza gelebilir; “Neden kürenin dışına geçemiyoruz?”. Bu durumda evren modelini biraz sorgulayalım. Ancak bu ana kadar verdiğim bilgileri, ileride çoklu evren kuramını irdeleyene kadar aklımızda tutmamız gerektiğini hatırlatmak isterim.


Evren modelini sorgulayalım derken, cevabı kısa yoldan vermek isterim. Yapacağımız tekli ve çoklu evren modellerini anlamaya çalışmaktır.


Tekli evren teorisi uyarınca; bir balon, bir küre, sınır veya sınırda duvar yok. Evren bir küre olmadığı gibi, asker yatağındaki bir çarşaf gibi düz de hiç değil.



Kuram uyarınca evren her yerdedir ve sonsuzdur. Süreklidir, dışı yoktur ve böylelikle olmayan bir yere de gidilemez. Kabul etmesi veya anlaması zor geliyor değil mi? Hele hele akvaryum örneğiyle başlayan bir yazının devamında.


Evrenin bir tekillikten aniden genişleme sonucu oluştuğunu öngören “Büyük Patlama” teorisi haricinde, evren oluşumu ile ilgili başka kuramlar da bulunmaktadır.


Nobel ödüllü fizikçi Hannes Alfven tarafından ortaya atılan “Palzma Evren Modeli” ise, bu kuramların en tanınmış olanıdır. Kainat bu modele göre sonsuz ve sınırsızdır ve tamamı bir plazma ile kaplıdır. Kütleçekim yasası etkisiyle, tüm evreni kaplayan plazma kütlesi bazı alanlarda bir araya gelip bugün bildiğimiz evreni oluşturur.


Anlamak o kadar da kolay değil. Bu anda gündelik hayat bilgilerimizle açıklamanın zor olduğu sorular denizinde yüzdüğümüzü hatırlatmak istiyorum. Öyleyse basit sorular sorarak derindeki bilgilerimizi harekete geçirelim, adım adım gidelim ve tüme varalım.


Nedir plazma?


Dağarcığımızdaki bilgiler bize der ki, maddenin üç hali vardır; katı, sıvı ve gaz halleri. Bu durumları çevremizde kolaylıkla bulur, gösterir ve anlarız. Diğer taraftan, aşırı sıcak sebebiyle elektronlarını yitiren hidrojen ve helyum atomlarının oluşturduğu yapıya ise “Plazma” denir. Aşırı sıcak sebebiyle çekirdek ve elektron arasındaki bağ kırılmış, birbirlerinden bağımsız yüzen atom ve elektronların çorbası olarak ta tanımlanabilir kanımca bu durum. Bu da maddenin bir diğer halidir.


İşte bu haldeki bir evren tasarımından bahsediyoruz.


Bu model evrenin bir başlangıcı olmadığı gibi, bir sonu veya sınırının da olmadığı öngörülmektedir.

Çevremizdeki derin uzay, sonsuzluktan beri vardır ve her yeri sıcak plazma ile doludur. Bu konunun başında verdiğim anlatım uyarınca, koca boşluğun bir köşesinde bir dengesizlik durumu, çok çok uzun süreler içerisinde ve kütle çekimi etkisiyle, bizim bildiğimiz evreni şekillendirmeye ve bünyesini oluşturmaya başlar. Farkındaysanız sonsuz derin uzay içerisindeki, sonsuz sayıda olabilecek evren adalarından bahsetmekteyiz. Evrenimiz ve bünyesinde bulunan galaksiler, anlaşılmayı kolaylaştırmak adına benzer bir durum örneği olarak verilebilir.


Bugünün bilgi düzeyi ile sınırları çizilmiş olan mantığımızın kabullenmekte zorluk çektiği konuların üzerine gitmek doğru olacaktır. Yukarıdaki paragraf ne kadar da çok sonsuzluk fikriyle dolu ve bu durum sıradaki soruyu yöneltmemizi mecbur kılar.


“Plazma Evren” kuramını biraz daha anlamaya çalışalım mı?


Derin uzayda durgun bir halde uykuda bulunan plazmanın harekete geçmesi ve bir araya toplanmaya başlaması için, tek bir atomun yoldan çıkması yeterlidir. Sonrasını herşeyin mimarı olan zaman çalışmaya başlayacak ve nakış işlenecek desen şekillendirilecektir. Kaplumbağa hızından bile daha da yavaş bir bir oluşum, birbirini tetikleyen hareket zinciri yaratacaktır. Sonrasında kütle çekimi yasası galip gelecek ve çok ama çok uzun bir zaman sonrasında plazma kütlesi bir evren oluşturacaktır.


Plazma evren modeline göre; uzaydaki herhangi bir galaksi kümesi bizlerden ne kadar uzakta ise, aramızdaki mesafe içerisinde o kadar çok plazma bulunmaktadır. Plazmanın ışığı soğurmakta olduğundan hareketle, çok fazla plazma daha da fazla ışığı soğuracak ve kırmızıya kaymışlığı arttıracaktır. Yani yukarıda anlattığımız “Şişme” aslında yoktur. Evren sabittir.


Bu model bilim çevreleri tarafından yeterli destek görmemiştir. Ancak Nobel ödüllü fizikçi Hannes Alfven gibi önemli bir kişiye ait bir kuram olduğu için ve her ne kadar bugün oldukça az bilim insanı taraftarı bulmakta bile olsa değinilmesi gereken bir kuramdır.


Biz geri gelelim şişen çoklu evren kuramımıza. Ancak konu fizik ve felse açısından geniş ve karmaşık bir derinliğe sahip olduğu için, bu yazının konusu olan temel sorudan uzaklaşmamak gerekmektedir.


Soru şuydu; “Gözlemleyebildiğimiz evrenin sınırı neredir ve sınırının ötesinde ne vardır.”


Şu ana kadar irdelediğimiz “Tekil Evren Kuramı” için bir başlangıç, bir son ve sınır yoktur. Ötesi de kendisi gibidir ve ötesi sonsuza kadar devam etmektedir. Bu bağlamda; bir sınır ve ötesini merak ediyorsak, “Çoklu Evren Kuramı” ile ilgilenmemiz gerekmektedir.



Bu kuram bir bütünü açıklar ve bu bütünün içerisinde paralel evren kuramlarını da yer alır. Çoklu evren demek; kainatta birbirlerinden farklı ve adedini bilemediğimiz sayıda var olan ve yine aralarında bağ bulunan olası evrenler kümesidir. Burada bahsi geçen evrenler arası bağ ise, “Paralel Evrenler” konu başlığı içeriğinde incelenebilecek farklı bir yazıyı hak etmektedir.


Yukarıdaki resim “Çoklu Evren Kuramı” çerçevesinin temsil edilişidir. Tekil evren kuramı uyarınca; sınır olmadığı için, dışarıda ne var sorusu çok anlamlı olmadı. Diğer taraftan çoklu evren kuramında da sınıra gitmek bugün için imkansız ve sınıra ulaşsak bile sınırı aşmak ise bir başka imkansız.


Neden imkansız?


Bu durumu kendimce şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım. Bir mercan adası resifleri dışında, dalgıç kıyafetleriyle derinleri dolaşmakta olduğumuzu düşünelim. Suyun yüzeyi, deniz ve hava arasında sınırdır ve biz mevcut dalgıç donanımızla denizde çok rahat hareket ederken, su yüzeyini aşıp havada hareket edemeyiz. Zira suyun ve havanın fizik kuralları birbirlerinden farklıdır. Dolayısıyla çoklu evren modelinde de buraları terk edemeyiz. Zira içinde bulunduğumuz evren ile, komşu evrenin veya aralarında her ne varsa o ortamın fizik kuralları birbirlerinden farklıdır.


Temel soruma cevap alamadım, yeni bilinmezlerle karşılaştım ve aslında soruma cevap alamayacağımı da biliyordum, ama yolculuk güzeldi.


Durum böyle olunca, bin iki yüz yirmili yıllarda derlenmiş olan bir İzlanda efsanesi ile yazımızı bitirelim;


Başlangıçta hiçbir şey yoktu. Ne yer vardı, ne de yukarıda gök. Dipsiz geniş bir boşluk vardı sadece. Hiç ot yoktu.
Yokluğun kuzeyinde ve güneyinde buz ve ateş bölgeleri; Niflheim ve Musflheim uzanıyorlardı. Musflheim’in ısısı, Niflheim’in buzlarının bir bölümünü eritti. Eriyen buzlardan Ymer adında bir dev büyüdü.
Ymer ne yedi?
Ortalıkta Audhumla adında bir de inek vardı. Audhumla ne yedi?
Eh biraz da tuz vardı…
Bu efsanelerin düzenlenmesinde yaklaşık yaklaşık sekiz yüz yıl sonra bugün, Evren adına elbette o günün insanlarından çok ve çok daha fazla şey biliyoruz.
Ancak bildiğimiz koca kumsalda sadece bir kum tanesi…

28 Şubat 2019

Kim Var Orada - Karadelikler




Bu böyle devam edemez diye kükredi yüce hakan…

Dağların arasında sıkışıp kalmışlardı. Yıllar yılları, nesiller nesilleri kovalamış, sayıları sürekli artmış ve çok ama çok kalabalık olmuşlardı. Artık bu dağlar, bu ormanlar ve bu otlaklar dar geliyordu onlara. Halklar arası sürtüşmeler artıyor ve önlenemiyordu. Artık bu toprakları terk etmenin ve yeni yurtlar bulmanın vakti gelmişti.

Ama nasıl?

Ataların buralara nasıl geldiği unutulmuş, yol iz kalmamıştı. Dağların arasında tek bir geçit vardı, ama  içinde demir madeni olan bir geçit. Aksakallı bilgeler bir araya geldiler, bu dar geçitten geçişi ve kurtuluşa giden yolu tartışmaya başladılar.
Madeni işlettiler, işlettiler ve sürekli demir cevheri çıkarttırlar. Nihayet kalan son demir duvarı da eritip, bir geçit açmaya karar verdiler. Hepsi biraraya geldi, odun ve kömür yığınları oluşturuldu, ardından ateşler yakıldı ve devasa körükler ateşleri harladı. Sonunda demir dağ eridi ve geçit açıldı.

Yeni bir devir açılıyordu insanlığın tarih sahnesinde; tüm saltanatları tehdit edecek, hanedanları yıkacak, devletler kurup, çağlar açacak birileri kabuğunu kırıp dışarı çıkıyordu.

Büyük bir ozan, çok ama çok sonraları şöyle dedi onlar için; …Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar ve kahreden ve yaratan ki onlardır…

Ok yaydan fırlamıştı. Böylelikle nesiller boyu aynı bölgeye kısılmış olan halklar, başka diyarlara doğru yol alabildiler.

Sahi bu geçit nereye açıldı ? Ötesinde ne var, kim var orada? İşte bugün de tam bu soruyu soruyor bilim insanları. Uzaydaki bu “Karadelik” nereye açılıyor? Ötesinde ne var, kim var orada?

Nedir ki “Karadelik”?


Temel, basit bir anlatımla; çok yüksek çekim gücüne sahip, içinden ışığın bile kaçamadığı ve bu bağlamda ışık yaymadığı için kara olarak nitelenen, yıldızları ve gökadaları bile yutan kozmik bir gök cismidir, Karadelik.

Kısacası içine düşenin ve hatta yaklaşanın vay haline…

Biraz daha yakından bakarsak, üç faklı Karadelik göreceğiz.“İlksel” olanlar en küçükleridir ve bir atom büyüklüğündedirler, ancak çekim güçleri bir dağ büyüklüğüne eştir.

Sonrasında “Yıldızsal” Karadelikler gelir, onlar onlu sayılarla anılacak kilometre çapında bir topun içine yerleşebilir ki, çekim güçleri güneşin yirmi katı olabilir. 

Bunlardan bizim gökadamızda düzinelerce bulunmaktadır. En dev olanlar ise “Süper” Karadeliklerdir. Güneş Sistemi kadar büyük bir topun içine sığarlar ve milyonlarca Güneş’in çekim gücünden daha büyüktürler. Bilimsel araştırmalar, büyük gökadaların her birinin merkezinde bir tane Süper Karadelik bulunduğunu göstermektedir.

Samanyolu gökadasının merkezindeki karadeliğin ismi ise Sagittarius A‘dır. Yaklaşık olarak dört milyon tane Güneş’in çekim gücüne eşit bir kütleye sahiptir. Olağanüstü parlaklığa sahip olan Sagittarius A, karmaşık bir radyo dalgaları kaynağıdır ve yörüngelerinden kopardığı yıldızları, yalnız gezen göktaşlarını, yıldızlar arası gaz ve toz bulutlarını yutar. Yakın çevresindeki yirmi sekiz tane yıldızı, olağanüstü derecedeki kütleçekimi ve galaksinin merkezinde olmaları sebebiyle saniyede beş bin kilometre gibi kavraması güç bir hızla etrafında döndürmektedir.

Işığın bile kaçamadığı kadar çok büyük bir çekim gücüne sahip olmalarından kaynaklı olarak,  yukarıda da belirtildiği üzere karadelikler görülemezler. Görülemezler ancak herşeyi yutabilirler ve hatta aşağıdaki gibi süper bir karadelik, yavaş yavaş hiç acele etmeden bir gökadayı bile afiyetle mideye indirebilir.


Diyorum ya, karadeliğin inanılmaz yoğun ve sonsuz çekim gücü, yakaladığı her şeyi merkezinde yer alan ve bilim insanlarının “Tekillik” dedikleri noktaya doğru çeker.

Nedir Tekillik?

Bu sorunun cevabını vermek oldukça zordur. Orada uzay ve zaman anlamını yitiriyor. Bildiğimiz fizik kuralları geçerli değil orada. Aslını söylemek gerekirse orada nelerin olup bittiğini bilmek, en azından bugün imkân dâhilinde değil. Aynı şekilde karadeliklerin kalbinden, uzayın karanlık boşluğuna doğru ışık sütunu çıkıyor ve astrofizik üstadları bunlara karadelik jetleri diyor.

Nedir Karadelik jetleri?

Aynı birer öğütücü gibi çalışıyor karadelikler. Yuttukları yıldızların ve diğer herşeyin artıklarını dışarı atıyorlar ve böylelikle içeriden uzayın karanlığına doğru kozmik bir ışık sütunu oluşuyor. İşte astrofizik bunları karadelik jetleri olarak isimlendiriyor. Aslında öğütülmüş elektron ve proton gibi parçacıklardan fıskıyelerdir bunlar. Jetler ışık hızına çok ama çok yakın bir hızda uzayın karanlığında seyir halindedirler ki, kimileri karadelikten yüzlerce ve binlerce ışık yılı ötelerine kadar uzanırlar. Yukarıda dedik ya; yeterince kütleye sahip herhangi bir göktaşı ya da yıldız karadelik tarafından yutulursa, yıldızdan arta kalanların bir kısmı daha sonra olay ufku içinden dışarı doğru atılır.

Nedir olay ufku?

Herhangi bir yıldızın veya nesnenin karadelik tarafından yutulması için olay ufkunun kırmızı çizgisi olarak nitelendirebileceğimiz Schwarzschild yarıçapını geçmesi gerekir. Kırmızı çizgi ihlal edilirse o cisim karadeliğin azabından nasibini alır. Özetle; Genel görelilikte olay ufku, ışık ve maddenin artık dışarı geri kaçamayacağı bölgeyi sınırlayan kuşağa denir. Olay ufku, herhangi bir fiziksel incelemede bulunamadığımız bir uzay parçasıdır. Ne olay ufkundan ötesini bilinen yasalarla açıklama olanağı vardır, ne de orada ne olup bittiğini bilmenin bir yolu.

Karadelikler ışık bile yaymıyor ve görülemiyorlarsa, nasıl buluruz onları?

Gök bilimciler; Karadeliklerin etrafındaki yıldızlara ve gazlara uygulanan güçlü çekim kuvvetinin etkilerini görebiliyorlar. Eğer bir yıldız, uzayda belli bir noktada dönüyorsa, bilimciler yıldızların bir Karadelik etrafında dönüp dönmediğini yıldızın hareketinden anlayabiliyorlar.

Pekala, Karadelikler Nasıl Oluşurlar?

İlksel Karadeliklerin evrenin ilk zamanlarında, Büyük Patlama’dan hemen sonra oluştuğu düşünülüyor.

Uzayın yoğun zifiri karanlığında ışıl ışıl parıldayarak şekillenen ilk ilkel yıldızların ataları Güneş’ten çok büyüktüler; böylelikle yakıtlarını hızlıca tüketerek süpernova patlamaları sonucunda dev karadeliklere dönüştüler. Yoğun kütleçekimleri sayesinde karadelikler, uzayda başıboş gezen gökcisimlerini ve deniz feneri gibi parıldayıp sönerek adeta karanlık gökyüzünde göz kırpan yıldızları bir araya toplayarak galaksilerin giderek büyümesinde en önemli etken oldular. Karadelik etrafında şekillenen galaksi giderek büyürken doğal olarak kütleçekimsel güç de artmış oldu.

Yıldızsal Karadelikleri ise; çok büyük kütleli bir yıldızın kendi merkezine doğru çöküşü sonucu oluşurlar. Bir diğer değişle; Karadelikler uzaydaki diğerleri gibi bir yıldızın ölümü, yani  süpernova ile oluşurlar. Yıldızın çekirdeği süratle büzüşerek içe doğru çöker. Orantılı olarak çekirdekteki yoğunluk ve sıcaklık da hızla artar. Çekirdeğin kütlesi paralelinde nötron yıldızı, veya çekirdek kütlesi yeterince büyükse sonsuz yoğunlukta bir nokta olan tekilliğe dek büzüşür. Şimdi başta sorduğumuz soruya geri gelelim.

Nereye açılıyor bu karadelik?


Beyaz bir diğer deliğe açılıyor.


Peki karadelik ile beyazdelik arasında ne var?

Solucandeliği. Solucandeliği diğer adı ise Einstein-Rosen köprüsü. İki büyük bilim insanı tarafından sürülmüş bir teoridir. Solucandeliği aslında uzay-zamanın noktasal bir tasarımıdır. Böylelikle zamanda bir kısayol yaratan bir kuramdır. Özet olarak beyaz delikler ve kara delikler arasındaki bağlantıya solucan deliği denmektedir. Henüz Ademoğlu gidip görmedi ama, teorik fizik bunu tahmin ediyor. Kuram şunu da söylüyor; beyazdelik, kara deliğe düşen bir maddenin solucan delikleri aracılığıyla evrenin başka bir yerinde yeniden ortaya çıktığı nokta olabilir.

Bir başka değişle; bu açılan milyarlarca kapı başka zamanlara veya başka evrenlere açılıyor olabilirler. Muhteşem değil mi?

Hani, bakar da şaşarım şu sahneye misali, bu milyarlarca ve milyarlarca enginliği düşünürüm ve sorarım kendime;

Neden insanlar, bir toz zerresi kadar bile var olamadıkları bu evrende, birbirlerine eziyet ederler ve o büyük ozanın da dediği gibi; sarışın bir kurda benzeyen birileri çıkıp dur demek zorunda kalır onlara ve başta dağı delip çıkan o adamlar ve o kadınlar, yüz yıllar sonra yine şöyle bir destan yazdırırlar aynı o büyük ozana; … bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim...

İnsan hikayeleri bitmez. Nerelerden nerelere…

1 Şubat 2019

Evvel Zaman İçinde - Higgs Bozonu



Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken…
Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…
Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz gittim…
Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, aylak aylak koca bir güz gittim…
Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim…
Gide gide bir arpa boyu yol gitmişim…
Masal değil, ben size bilimsel kuram içinde farklı bir diğerini anlatacağım. Hem de biri  “Nobel Ödülü” almışından.
Ancak önemli olan; bu kuramları ne kadar sade ve anlaşılabilir anlatabilirsem, kendimi o kadar başarılı kabul edeceğimdir. Masal tekerlemeleri kullanmamın sebebi ise, bu kuramların çok çok ve çok eski dönemleri aydınlatmaya çalışıyor olmalarındandır. O zamanlar ne deve var, ne berber, ne de masal. Bırakın bunları, ne Dünya, ne de Evren var, olan sadece bir hiç.
Bugün gördüğümüz, dokunduğumuz veya etrafımızdaki her şey ama her şey maddeden yapılmıştır. Evrendeki yıldızlar, gezegenler, gök taşları, Güneş, Ay, Dünya, su, atmosferimiz, bilgisayarımız, ekranımız, siz, ben, hep maddeyiz.
Peki ya madde?
Şöyle anlatayım; Kuarklar proton ve nötronları, proton ve nötronlar çekirdekleri, çekirdek ve elektronlar atomları, atomlar molekülleri, moleküller ise maddeleri oluştururlar.
Mikroskopla bile göremediğimiz bazı parçacıklar yine ve hala göremediğimiz farklı parçacıkları oluşturuyorlar. Diğer taraftan, her şeyin ve her maddenin boyutları moleküllerinin boyutları ile belirlenmektedir. Molekül boyutları atomların büyüklükleriyle orantılıyken, atomlar ise çekirdekleri çevresinde dönen elektronlarının yörüngeleri ile boyut kazanırlar. Bu bahsi geçen yörüngelerin çapları ve dolayısıyla moleküllerin büyüklükleri ise, elektronların kütlelerine bağlı olacaktır.
Dolayısı ile diyebiliriz ki, elektronun kütlesi evreni açıklayabilmek adına çok önemlidir.



Ancak sadece bu değil. Bir soru daha soralım. Nedir kütle?
Newton yasaları uyarınca; bir cismin herhangi bir kuvvet tarafından ivmelenme eylemine karşı göstermekte olduğu dirençtir.
Ya eğer kütle olmasaydı?
Evren özellikle başlangıç aşaması içindeyken ve aslında sonrasında da, parçacıklarının ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu çalkantılı bir denizi andırırdı. Belki de çok kızgın bireylerinin olduğu, çılgın bir arı kovanını. Bir önceki paragrafta anlattığım kütle kavramı olmasaydı eğer, elektronların da kütlesi olmazdı. Böylelikle moleküller ve madde oluşamaz, dolayısıyla; Evren, yıldızlar, gezegenler, Dünya, amino asitler, canlılar, sen ben oluşamazdık. Bu durumda kolaylıkla ve kesin olarak diyebiliriz ki, kütlenin evren için mutlak bir varoluş etkisi vardır.
Geri gelelim anlatmaya çalıştığım kuram içindeki kuramımıza. Yaklaşık on dört milyar yıl önce, ne uzay var, ne de  zaman. Hiçliğin içerisinde var olan ise, sadece ama sadece bir tekillik. Bugün var olan herşeyin kaynağı olan o tekillik, işte o, ihtişamlı bir şekilde patlıyor.
Büyük patlama, nam-ı diğer Big Bang. Şimdiye kadar gerekçesiyle birlikte anlatmaya çalıştığım “Kütle” kavramı, işte bu andan itibaren Evrenin ve içindeki her bir şeyin yaratılışı ile ilgili vazgeçilemez görevine başlıyor.
Bu tartışmanın yaratılış ile ilgli teolojik tarafı farklı bir yazının konusu olabilir belki ve ancak bu bakışı konunun uzmanlarına bırakmayı tercih ederim. Ben ise sadece bilimsel kuram ve göreceksiniz ki, kuramın da ötesine geçmekte olan bilimsel bir bilgi üzerine kendimce kafa patlatmayı seçiyorum.
Yazıya başlarken hatırlarsanız kuram içinde kuram demiştim. Bu aşamada, tek başına bir yazının konusu olması gereken “Big Bang”, yani Evren’in başlangıcı kuramı ile ilgili olarak, ki hak etmediği kadar çok kısa olarak,  en azından bir iki cümle paylaşmak isterim.
Bu büyük ve muhteşem patlamanın; nerede, ne zaman ve neyin içinde veya hangi ortamda oluştuğunu bilmiyoruz. Geçerli fizik kurallarını dahi bilemediğimiz bu kuram hakkında yorum yapmak ne kadar doğru bilmiyor olmakla beraber, Büyük Patlamanın bir devamı olan aşağıdaki ilintili kuramın kanıtlanabilir olması, Evren’in başlangıcı ile ilgili olanın da yolunu aydınlatmaktadır diye düşünüyorum.



Her şeyin başlangıcı olan Büyük Patlama'nın, hemen saniyenin milyonda biri kadar ertesinde ilk parçacıklar da etrafa saçıldı. Bu parçacıklar saf enerjiydi ve bir kütleleri yoktu. Yukarıda kütle nedir ve ne işe yarar sorusuna cevap ararken, tam da bu konuydu işte aklımızı kurcalayan.
Durum endişe verici; ileride tüm Evren’i ve içindeki her bir şeyi yaratacak olan parçacıkları oluşturan şey saf enerji, parçacıkların “Kütle”leri yok ve doğal olarak sağa sola saçılmaları, çarpışmaları ve böylelikle Evren’in ise sürekli kaynayan bir çorba gibi olması gerekirdi. Sonrası aynı akıbet; moleküller ve madde oluşamaz dolayısıyla, Evren, yıldızlar, gezegenler, Dünya, amino asitler, canlılar, sen ben var olamazdık. Ancak, biz var olduğumuza, ben bu yazıyı yazdığıma ve sen de okuyabildiğine göre, bizim kütlesiz parçacıklar değişime uğramışlar yani kütle kazanmışlar demektir.
Ama nasıl?
İşte Peter Higgs’e Nobel ödülü aldıracak soru bu ve cevabı aşağıdaki kara tahtada.



Higgs Bozonu, Higgs Parçacığı veya Tanrı Parçacığı.
1964 yılında Peter Higgs ve bilim adamı arkadaşları Higgs Mekanizması veya Higgs alanı olarak adlandırılan bir kuram ortaya attılar.
Bu kurama göre; büyük patlama ile “Higgs Alanı” da ortaya çıkıyor ve beraberinde “Higgs parçacığı”, oluşmakta olan tüm Evren’i kaplıyor. Etrafa saçılan diğer tüm parçacıklar, farklı şiddetlerde bu her tarafı kaplayan bu Higgs Alanı ile etkileşime geçiyorlar. Birtakım parçalar bu alanı hiç hissetmiyorlar. Hissetmeyenler hariç diğerleri etkileşimleri oranında kütle kazanıyorlar. Eğer bu alanı parçacık düzeyinde incelersek, alanı oluşturan bu parçacıklara Higgs Bozonu, Higgs Parçacığı veya “Tanrı Parçacığı” denir.
CERN’den yapılan açıklamalara göre Higgs’in kuramsal çalışmasından kırk sekiz yıl sonra, iki bin on iki yılında, bu parçacığın varlığı ki, dolayısıyla Higgs Alanı’nın da varlığı, deneysel olarak doğrulandı. CERN’de ne oldu diye sormadan önce, önemli bir diğer konuya değinmek gerekir ve farklı bir soru daha yöneltmek elzemdir. Evren nasıl oluştu? Bu önemli konuyu açıklayan bir modelimiz de var.
Nedir “Standart Model”.
Teorik fiziğin; Evreni, onu oluşturan yapı taşlarını, her yeri saran maddeleri ve tüm bunlar arasındaki ilişkileri açıklayan bir modelidir. Bu model tüm zamanlarda çok iyi çalıştı; çekirdek, parçacık ve astro fizik alanlarında yapılan tüm çalışmalarla tam bir uyum gösterdi.
Model toplam yirmi beş parçacıktan oluşur ve bu parçacıkların biri hariç diğerleri gözlemlenebilmişti. Eksik olan son parçacık ise çok önemli; maddeye kütle veren ve tüm evreni kapsayan gizli alan, ki Higgs alanı, ve etkileşim parçacığı da Higgs bozonu veya Tanrı Parçacığı.
Hatta Stephen Hawking bu parçacığın asla gözlemlenemeyeceği yönünde bahse bile girmişti. Ama o bile kaybetti iddiayı. Şimdi yeni soruyu sormanın yeri geldi.
CERN’de ne oldu?
Olan aslında müthiş bir keşif. Parçacıklar çarpıştı ve o güne kadar bir teori olan “Higgs Bozonu” bulundu. İsviçre ve Fransa sınırında, yerin yüz metre altında, yirmi yedi kilometre uzunluğunda ve halka şeklinde süper iletken tüneller oluşturuldu ve buna “Büyük Hadron Çarpıştırıcı” denildi.



Parçacıklar elektrik alan yardımıyla hızlandırıldı, süperiletken mıknatıslar sayesinde tünel içinde tutuldu, aksi yönlerden gelen ve ışık hızına yakın hızlarda hareket eden parçacık demetleri ile çarpışma sonucunda yeni parçacıklar ortaya çıktı, bu parçacıklar incelendi ve “akıllı afacan” bulundu.
Böylece “Big Bang” ötesine bakabileceğiz ve başlangıcın öncesine de bakabileceğiz. Belki beraberinde ve eğer bozonu kontrol altında üretebilirsek, sınırsız enerjiye de ulaşabileceğiz.
Hedef heyecan verici, ki sonrasında ver elini uzak galaksiler ve belki farklı evrenler.