Oda
loş ışığa boğulmuştu, yalnız kalmak istemiş ve herkesi dışarı çıkartmıştı. Vücudu ateşle mücadele ediyor, çok fazla terliyor ve zorlukla düşünüyordu bir diğer
taraftan. Aklında tek bir aynı soru dolaşıyordu sürekli; "Kim?
Oğullarımdan hangisi beni gerçek bir sağduyuyla temsil edecek? Ne yazık ki
bu sorunun cevabını bulmaya vaktim yok, adalet ve cesaret rehberiniz
olsun." diye düşündü ve ardından sonsuz derin huzur geldi üzerine.
Haberci
bir handa yemek yerken aldı bilgiyi casustan. O kadar önemli ve acildi ki
lokmasını yutmaya bile vakti yoktu. Hemen atladı atına, birinden diğerine
dörtnala aktarıldı sır. Nihayet sayılı günler sonra son haberci neredeyse atını
çatlatıncaya kadar zorladı. Giremezsin dedikleri halde büyük ve kalabalık
salona daldı ve haykırdı; "Büyük Türk, büyük Türk ...."
Üç
mayıs bin dört yüz seksen bir; çağ kapatıp çağ açan, denizlerin hâkimi o büyük
dahi, Fatih Sultan Mehmet Han vefat etmişti.
İmparatorluğun
payitahtındaki mücadelenin tam göbeğinde ise iki kardeş vardı. Bir yanda
tahtı hak ettiğine yürekten inanan küçük kardeş Şehzade Cem, diğer tarafta
ise imparatorluğu korumakla yükümlü olduğuna inanan büyük kardeş şehzade Bayezid.
Vefatı
bir süre gizlendi, ne de olsa kimin tahta geçeceğini işaret etmemişti büyük
sultan. Oğulları Bayezid Amasya’da, Cem ise Konya’da sancak beyiydiler.
Vezirler arasında bilinen bir bölünme bile vardı, Sadrazam Karamanlı Mehmed
Paşa şehzade Cem’i destekliyordu. Ama imparatorluğun gücü yeniçeriler ise şehzade Bayezid
tarafındaydılar. Payitahta, İstanbul’a Amasya'dan birkaç hafta içinde ulaştı
şehzade ve ay bitmeden tahta çıktı Sultan Bayezid.
Bu
arada şehzade Cem ise, Bursa’da kendi adına hutbe okutup “Sultan” unvanını
aldı. Bir payitahtta iki sultan olamayacağına göre, aynı yılın ilerleyen
aylarında Yenişehir yakınlarında iki kardeşin orduları birbirlerinin
karşısına dikildiler.
Rüzgâr,
savaş meydanındaki otağının tüllerini savuruyor ve her esintide, babasının sesi
yankılanıyordu kulaklarında; “Cem adaletli ol. Halk seni severse, devlet seni
taşır.” Evet O küçük kardeş, ama yaşça küçük olmak eksiklik değildir diye
düşünüyordu bir diğer taraftan. Bursa O'nu bağrına basmış, hutbe okunmuş ve
sikke basılmıştı. Bu sadece bir tören değil, bir halk iradesiydi aslında.
Kardeşi Bayezid’in arkasında mutlak güç yeniçeri ocağı vardı doğru, ama onun
arkasında da göğe yükselen dualar. Uyumadı şehzade Cem o gece.
Sessiz
zifiri karanlık, gecenin en ağır zırhı diye düşünüyordu Bayezid. "Cem;
cesur, zeki, halkın sevgisi onunla. Ama Avrupa' ya korku salan bu devlet,
sadece sevgiyle beslenemez. Ben Amasya’da her gün devletin nabzını tuttum.
Yeniçeri benimle, Ulema beni destekliyor. Çünkü ben istikrarım. O'nun
güzel hayalleri var, ama hayaller imparatorluk gemisinin yelkenlerini
dolduramaz." diye düşündü tüm gece şehzade Bayezid.
Güneş doğdu, kılıçlar kuşanıldı, sancaklar dalgalandı, atlar coştu ve Yenişehir ovasında kozlar paylaşıldı. Cem Sultan mağlup oldu. Önce Konya’ya ve ardından Memlükler’e sığındı. Memluk desteğiyle tekrar Anadolu’ya geçti ama başarılı olamadı. Ardından Rodos Şövalyeleri’ne sığındı; bu, onu Avrupa saraylarında uzun yıllar sürecek bir esarete sürükledi. Papa, Fransa Kralı ve hatta Kutsal Roma İmparatoru onu Osmanlı’ya karşı bir koz olarak kullandı sürekli. Cem Sultan bin dört yüz doksan beş yılında Napoli’de, Sultan II. Bayezid’in gönderdiği fidyeyle serbest bırakılmak üzereyken hayatını kaybetti. Ölüm nedeni hâlâ tartışmalıdır; doğal yolla mı, zehirlenme sebebiyle mi diyerek.
Türk
yurdundaki bu mücadele sadece bir kardeş kavgası değildir, Sultan Bayezid Hanın
kazandığı. Güçlü bir devlet ve pek çok hanedan için bir tehdit olan Anadolu'dan doğan Türk
İmparatorluğunun iç siyasetiyle, Avrupa diplomasisinin önemli bir savaşı ve
içinde az romantizm, çokça salt gerçeklik barındıran bir acımasız satranç oyunudur
da aynı zamanda.
Ya
kuzgun leşe ya devlet başa...
Bu
böyledir, sual edilmez.