17 Temmuz 2025

Lucy'nin Yolculuğu

Elli dokuz yıl önce...

"Bakar mısın lütfen oğluna" dedi kadın gururla. "Arkadaşı Lucy'nin resmini yapmış. Bir de isim vermiş resmine, Lucy in the sky with diamonds demiş " Oğlu Julian’ın hayal gücüne hayranlıkla “buna bir şarkı yazmalıyım” diye düşünüp, not defterini eline almıştı bile John Lennon.

Elli bir yıl önce...

Etiyopya’da yürütülen arkeolojik kazıda son derece iyi korunmuş bir iskelet bulundu. Bir kaç milyon yıl öncesine tarihlendirilen bu dişi, o ana dek elde edilen en eksiksiz erken insan atası kalıntısı örneklerinden biriydi muhakkak.

Bulgunun heyecanı kamp alanındaki akşam kutlamasında doruğa ulaştı ve o sırada radyoda çalan Beatles’ın "Lucy in the Sky with Diamonds” parçasından esinlenerek bu benzersiz fosile "Lucy" adı verildi.

Üç milyon iki yüz bin yıl önce...

Lucy'nin boyu bir metreden birkaç santimetre fazla ve ağırlığı ise tahminen yirmi sekiz kilo civarında olmalıydı. Türün ortalamalarına yakın bu küçük bedeninin, onun yüksek ağaçlar üzerinde dengede kalmayı zorlaştırması olasıdır. Diz eklemleri ve ayak yapısı onun iki ayak üzerinde yürüyen biri olduğuna dair somut kanıtlar sunuyordu. Diş dizilimi ve kemik uçlarındaki büyüme plakaları, onun erişkinlik evresinde yirmili yaşlarda bir genç birey olduğunu ele verir. Türünün ortalama ömrü otuz ile kırk yıl arası olsa dahi, yüksek yırtıcı baskısı ve kazalar nedeniyle erken ölümler yaygındı o dönemlerde.

Sabahın yumuşak ışıkları parlıyordu. Güneydoğu Etiyopya'nın geniş savanları Lucy’nin bildiği tek dünyaydı. Çevredeki kokular ve sesler tanıdıktı; meyveler, toprak ve rüzgârla çırpınan çalıların hışırtısı. Ağacın üst dallardan birinde uyumayı seçmişti geçen gece. Şimdi aşağı inmekti niyeti, ama dal düşündüğünden de nemli ve kaygandı. Dengesini yitirince vücudu boşluğa, ki boyunun sekiz ila on katı yükseklikteki bir ağaçtı, düştü. Yere çarpmasıyla Lucy artık o sahnenin bir parçası olamayacaktı. Sessiz ve belki kimsesiz bir ölüm, ama bilim tarihi için paha biçilemeyecek kadar değerli bir simge.

Üç yüz bin yıl önce...

Doğu Afrika’da anatomi ve beyin kapasitesi bakımından bugünkü insana en yakın olan atalarımız savanlarda görülmeye başladılar. Zamanla sanat ve düşünce üretecek, karmaşık dil yapısı kullanacak olan ve bugünün insanın kökleri sayılan Homo sapiens geliyordu.

Ancak bilmek gerekir ki; İnsan soyunun ayrı bir kol olarak ayrışması günümüzden yaklaşık olarak yedi milyon yıl öncedir. Bu ayrışma sonrası gerçek atalarımıza kadar arada bilinen pek çok ara soy daha vardır.

Yetmiş bin yıl önce...

Afrika’nın iklimi giderek daha büyük dalgalanmalar yaşar oldu; kuraklıklar veya aşırı yağışlar, seller ve bunlara bağlı dönemsel kıtlıklar yaşandı. Yetmezmiş gibi, Afrika’daki nüfus yoğunluğu arttıkça gruplar arasındaki rekabet de yükseldi. Doğanın arzı, avcı ve toplayıcı talebe cevap veremez olmuştu.

Homo sapiens grupları mevsimsel çayırları, av toplama alanlarını izleyerek Akdeniz'in doğusuna açılan yeşil koridorlara yöneldiler. Bu bir yeni topraklar keşfetmek değildi, daha ziyade hayatta kalmayı sürdürebilmek için bir zorunluluk olmuştu.

Doğu Afrika’daki ilk yurttan çıkan ilk başarılı büyük göç Şeria Vadisi’nden Levant’a uzanan karasal “yeşil koridor” kullanılarak gerçekleşti. Buradan Hint Okyanusu kıyılarını izleyerek Güneydoğu Asya’ya ulaştı, buralara gelmek yirmi bin yıl sürmüştü. Yaklaşık elli bin yıl önce Okyanusya’yı kolonize ederek Avustralya’ya yayıldı atalarımız. Daha sonra kırk beş bin yıl önce ise Avrupa’ya girerek hızlı bir yayılma evresi başlattılar.

Son Buzul dönemi ardından, Bering kara köprüsünü kullanarak yaklaşık yirmi bin yıl önce Kuzey Sibirya’dan Alaska’ya geçen gruplar, dört bin yıl kadar önce Arktik Kanada ve Grönland’a ulaştılar. Pasifik’teki en uzak Polinezya adalarına ise son büyük göç dalgası yaklaşık iki bin yıl önce gerçekleşti. Bu süreçte gelişen taş aletler, planlı avcılık ve uzun mesafelere dayalı lojistik beceriler, Homo sapiens türüne önceki türlere kıyasla daha geniş bir coğrafyayı hızlıca benimseme yetisi kazandırdı. Zaten bu beceriler atalarımızı gezegene sahip kılarken, benzer yetilere sahip olmayan diğer akraba türlerin yok olması kaçınılmazdı. Topluluklar arası sosyal ağlar ve sembolik iletişim de doğrudan kaynak paylaşımını güçlendirerek Afrika dışındaki yeni yaşam alanlarının keşfini kolaylaştırdı.

Bugün...

Günümüzden bahis açmamın basit bir sebebi var. Gelişmelerin yaşamımızı ve onun alışkanlıklarını, ruh halimizi ve davranışlarımızı ve yaşama değin daha pek çok şeyi nasıl inanılmaz seviyede ve süratle değiştirebildiğini hatırlatmak için sadece.

Bir salgın, sadece ve sadece birkaç yıl içinde dünyanın her köşesinde yaşamımızı baştan aşağı nasıl değiştirdi farkında mısınız?

Sokağa çıkma yasakları geldi, daha önemlisi bunlara alıştık ve normalleştiler, sokaklarımız boşaldı. Biz Akdenizliler arasındaki normal olan sıcak kucaklaşmalar, öpüşmeler yerini uzaktan selamlara bıraktı, sosyal buluşmalar seyrekleşti veya ekranlara sığındı. Evden çalışma, eğitim, psikolojik hizmet ekran ortamına taşındı kısacası gündelik yaşam yeniden şekillendi. Alışveriş merkezleri klasik ticareti öldürüyor derken, en büyük darbeyi ticarette onlar aldı. Mağazacılığın ciroları daralırken, elektronik ortam ticaretininkiler patladı. Geleneksel pazarlama ve satış yöntemleri yerini e-pazarlama, hızlı teslimat, temassız ödeme ve sanal alışverişe bıraktı. Değişen tüketici alışkanlıkları, yeni iş modelleri yarattı ve onları kalıcı hale getirdi.

Bütün bunlar ve yazmadıklarım aslında önemsiz konular, altının çizilmesi gereken mutlak ise insanlardaki değişimlerdir. Tüm olumsuzluklar bir tarafta hala dururken, galiba insanlar arasındaki dayanışma ruhu biraz canlandı. Yardım etmek, merhamet, farkındalık, şefkat yeniden hayat buldu.

Önceki tarih aralıklarında ve sürelerin uzunluklarına bakınca değişimin ağır ağır pişen bir yemek olduğu çok aşikâr. Ancak bir ilk adım var her zaman ve duyguların değişimi de fiziksel farklılaşmayla paralel ve onun ayrılmaz bir parçasıdır diye düşünüyor bu mühendis kafası. 

Gelecek on bin yıl... 

Zaman geçtikçe ve insan uygarlığı gelişmeye devam ettikçe, teknolojimiz inanılmaz seviyelere yükselecektir. Bu konu bizi çok farklı tartışmalara götürür, ancak sadece kısıtlı bir gündem özelinden bakacak olursak; sağlık alanındaki ve genetik mühendisliğindeki olası sıçramalar hastalıklara çareler bularak, insanları daha doğuştan koruyacak, engelleri önleyecek ve dolayısıyla insan ömrünü kaliteli yaşanacak şekilde uzatacaktır. Her şey yazdığım gibi ve olası insan egolarından olumsuz yönde etkilenmeden ilerlerse; on bin yıl sonra insan ırkı gelişmelere uygun evrilecek ve teknolojinin cömert hediyeleriyle tamamen başka bir bedensel yapıya ulaşmış olacaktır. Lucy bugün bize ne kadar olmazmış gibi geliyorsa, on bin yıl sonraki bizlere de bugünkü biz öyle geleceğiz belki.

Ağaçtan düşen talihsiz Lucy, sanırım daha pek çok şey anlatmaya sebep olacak. Laf uzamış, artık lafı bitirme zamanı da gelmiş geçer neredeyse.

Gökten üç elma düşmüş; biri Lucy'ye, biri bana, biri de sana...

9 Temmuz 2025

Çok Uzun Zaman Öncenin Kısa Hikayesi

Evvel zaman içinde, nerede olduğu bilinmez bir hiçlik varmış. Sınırları bilinmez bu hiçlikte ise sınırları bilinmez bir evren.

Evrendeki sayısız gök adadan bir tanesinin bir köşesinde, yüz milyarlarca yıldızdan bir tanesinin çevresindeki bir yörüngede, alev alev yanan bir kaya oluşuyormuş.

Daha adı bile yokmuş aslında o pek özel kayanın, ama çok uzun zaman sonra sahipleri ona "Yerküre" diyeceklermiş.

Bugün nüfusunun sekiz milyarı aştığı ve her bireyi için ortalama yaşam süresi beklentisinin yetmiş dört yıla yakın olduğu o kayanın yaşı, dört buçuk milyar yıldan biraz daha fazla. Bu derinliği nasıl anlatsam?

Sadece daha iyi anlayabilmek adına, gerçek olmayan bir kabul yapalım ve diyelim ki; "Gezegenimizin o ilk anından itibaren insan var olmuştu." O ilk andan bugüne olan süreyi, biraz karışık bir hesapla yaklaşık yüz elli milyon insan kuşağı ile ifade etmemiz gerekir. Bu ne demek?

Modern insanın gerçek atası ilk Homo sapiens ile bugün arasında; bildik bilmedik her şey, tüm tarih kitaplarında yazılan yazılmayan her şey, her satır ve her kelime, sadece on bin kuşak ile yaşandı. Göz ardı etsen edilecek kadar kısa ama sonuçları yadsınamayacak kadar önemli bir birliktelik. Peki ya gezegenin zamanı, ona bir bakalım.

Dört buçuk ile dört milyar yıl öncesi aralığına geldik; Yıldız tozlarından yeni doğmuş gezegenimizi düşünün, değil mavi, bilinen anlamda yaşam olmayacak türden bir yer. Kaynayan lav okyanusları, durmaksızın yağan gök taşları, sürekli çarpışmalar ve cehennem gibi bir sıcaklık. Bunun yanında Mars büyüklüğünde bir cisimle yaşanan o dev çarpışma. Ama bu olay aynı zamanda gezegenin eksen eğikliğinin temelini ve dolayısıyla mevsimlerin alt yapısını yaratmıştır.

Milyonlarca yıl boyunca uzaydan yağan kuyruklu yıldızlar ve göktaşları ile gelenin ötesinde gezegenin kendi volkanik hareketleri sonucu var olanın ortaya çıkmasıyla bol miktarda su buharı var her yerde. Öte yandan, henüz yaşam için uygun olmasa dahi, ki serbest oksijen yoktu ve metan amonyak karbondioksit gibi gazlar hakimdi, bir atmosfer ise adım adım, yavaş yavaş oluşuyordu.

Lav okyanusunun soğudu ve su buharının atmosferde yoğunlaşarak yağmur şeklinde geri yağmaya başlamasıyla ilk sıvı su kütleleri oluştu. Bitmeyen fırtınalar buhar bulutlarını yağmurlara dönüştürmüş ve yeryüzünde su okyanusları oluşmaya başlamıştır. Yaşam henüz yok, ama tohumlarının atılacağı daha dengeli bir gezegene dönüşümün başlangıcını işaret eden çalkantılı bir dönemde gezegen.

Zaman sabırla akıyor ve dört ile iki buçuk milyar yıl öncesi aralığına geldik. İklim genel olarak sıcak ama zamanla soğuma eşliğinde okyanusların oluşumuna zemin hazırlanıyor. Erken evrelerde gezegeninin yüzeyi yoğun volkanik etkinliklerle biçimlendi. Yüzey, ki oluşan lav akıntıları ve aşırı ısınmış kabuk nedeniyle oldukça sıcaktı. Zamanla soğumayla birlikte kayalar katılaştı, ilk kıtalar belirdi ve gezegenin büyük bölümü sularla kaplandı. Böylece yaşamın ilk ön adımları atıldı Devasa okyanuslar miktarınca, kabuktan sızan minerallerle dolu ilkel bir çorba kaynıyor. Bu sessiz kargaşada, çok küçük hücreler yaşamın ilk hecelerini mırıldanmaya başladılar ve bu tek hücreli canlılar okyanuslar boyu koloniler miktarınca.

Fotosentez başladı. Bakteriler suyu kullanarak atmosfere oksijen saldılar. Biriken oksijen canlı türlerinin kitlesel yok oluşuna sebep oldu, çünkü oksijensiz ortamda yaşayan canlılar için bir zehirdi. Ancak bu yıkım, aynı zamanda oksijenli solunum gibi daha verimli enerji üretim yollarının evrimini tetikledi ve sonraki dönemler için canlı çeşitliliğinin patlamasına kapıyı araladı.

Geldik artık iki buçuk ile yarım milyar yıl öncesi aralığına. Gezegen bir delikanlı, içi kaynıyor. Kabuğu sürekli hareket halinde, bir yapboz oyununun parçaları gibi kıtaların yerleri değişiyor. Dağ sıraları, kanallar, çukurlar oluşuyor ve O kendini biçimlendiriyor.

Aynı zamanda sessiz, sakin, yavaş, alttan alta ve keskin bir dönüşüm zamanı. Gezegen soluk alıyor artık ve oksijen miktarı atmosferde arttıkça çevrenin kimyası değişiyor, evrim başlıyor. Tek hücreli yaşam karmaşıklaşıyor,  çok hücreli düzen başlıyor. Ardından yeni bir sınav ve küresel buzul çağları.

Beş yüz ile iki yüz elli milyon yıl öncesi aralığındayız artık. Sürüngenlerin ataları omurgalı balıklar çeşitlendi denizde, karada ise ilk ormanlar ortaya çıktı.

Altmış altı milyon yıl önce ise dev dinozorlar karaların hakimiydi. Birdenbire beklenmeyen bir şey oldu ve evrenin sapanından fırlayan dev bir göktaşının gezegene çarpmasıyla dinozorların çağı ansızın son buldu. Bu çarpışma, yalnızca devleri değil, okyanusların derinliklerinden gökyüzüne kadar uzanan yaşam zincirinin büyük kısmını yok etti. Fakat bu yıkım, aynı zamanda yeni bir çağın, memeliler çağının kapılarını araladı. Korkarak hep saklanan ve sadece geceleri ortaya çıkan küçük memeliler toprağa ve ağaç tepelerine yayılmak üzere sahneyi devraldılar.

Zaman yavaş yavaş akarken, rahat bulan memeliler artık büyük boyutlara eriştiler. Ağaçların dallarında sıçrayan ilk primatlar ortaya çıktılar. Büyük gözleriyle geceyi gören, çevik parmaklarıyla dallara tutunan bu canlılar ve ağaç dallarında yaşamaya başladılar.

Yaklaşık altı, yedi milyon yıl önce, Afrika’nın savanlarında iki ayak üzerinde yürümeye başlayan bir primat türü belirdi. Bu, insan soyunun başlangıcıydı. Eller serbest kaldı, zihin gelişti. Taş aletler yapıldı, ateş kontrol altına alındı. Ve sonunda, yaklaşık üç yüz bin yıl önce, Homo sapiens adı verilen tür ortaya çıktı.

İlk başta küçük ve gölgelerde yaşayan bu tüylü yaratıklar, boşalan ekolojik alanları hızla doldurdular. Ormanlar genişledi, kuşlar gökyüzünü doldurdu, çeşitlenen memeliler karalara, havaya ve denizlere yayıldılar.

Kıtalar yavaşça yer değiştirdi, iklim değişti, buzullar geldiler ve gittiler. Bu dalgalanmalar, canlıların evrimini şekillendirdi. Bazı türler yok oldu, bazıları yeni koşullara uyum sağladı. Doğa, sabırla ve kararlılıkla yeni yaşam biçimlerini işledi.

Bu uzun zaman diliminde gezegen, bir yandan devasa jeolojik dönüşümler geçirirken, diğer yandan yaşamın karmaşık ve şaşırtıcı yollarla evrimleştiği bir sahneye dönüştü. Dinozorların gölgesinden, mağara duvarlarına çizilen ilk sembollere kadar uzanan bu öykü, insanlığın doğuşuna giden yolu hazırladı.

Artık o sahipsiz ve sıradan gezegen, bizim evimiz ve soluk mavi noktamız oldu. 

4 Temmuz 2025

Ezber Bozan Karahantepe ve Taş Tepeler

İri adam, güçlü şef Arukar, ki Arukar sürülerin ve ekinlerin koruyucusu anlamına gelir, sesleniyordu halkına; "Kızlarımız oğullarımız var artık ve çok daha kalabalığız. Yenilmez olmak zorundayız, bunun için daha çok ava, daha çok meyveye ve daha çok güce ihtiyacımız var. Bunu bize ancak onlar verebilir. Şu az ilerdeki tepenin eteklerine bir alan yapacağız ve o alanda sunacağız artık hediyelerimizi. Onlara orada saygı göstereceğiz ki, onlar o yüce güçler de bize ödüllerimizi bol bol versinler. Kondularımızı da alanın çevresine taşıyalım, orada yaşayalım, oraları sakınalım ve onlara layık olalım. Kararım budur."

Bugünün Harran ovasına hâkim tepenin eteği düzlendi, kayalar çıkarıldı, taşlar toplandı ve önce bir alan çıktı ortaya. Sonrasında şaman ne isterse onu yaptılar; sunaklar, sütunlar, resimler ve oymalar ile kabartmalar... Tarım bilmez bir tarih öncesi halkın organize toplum bilinci ile çalışarak ilk adımların atıldığı Karahantepe'de inanç yeni boyutuyla yaşanmaya böylece başladı.

Binlerce yıl ötelerinden o insanların inanç dünyalarına ve bölgedeki yaşamlarına bakınca görüyoruz ki onlar, o günün Karahantepe halkı; doğumu ve ölümü, hastalıkları ve şifayı, iklim ve gökyüzü olaylarını, depremleri ve daha pek çok doğa olaylarını anlayamıyorlar ve bu müthiş olayları birilerinin sorumluluğuna bırakıyorlardı. O birilerini görmedikleri halde, neler yaptıklarını ve neleri yapabileceklerini iyi bildikleri için, onlardan çok korkuyor ve dolayısıyla onlara da saygı gösteriyorlardı. Öncesini ve sonrasını da bilemedikleri doğum ve ölüm arasındaki yaşamı, yarattıkları ritüelleriyle anlamlandırıyorlardı.

Müthiş bir zaman derinliğinde geziniyoruz, günümüzden neredeyse on bir bin beş yüz yıl öncesinde. Henüz daha kazılması gereken alanların olması ve yapılması gereken tarih belirleme çalışmaları sonrası olasıdır ki, Karahantepe, Göbeklitepe'den de eskidir. Belki yeni sıfır noktası bu tepe, gelin kabaca günümüzden on iki bin yıl önce diyelim.

İnsanlığın yukarıda bahsettiğim korkuları ve saygıları arasındaki ritüelleri toplamı inanç anlayışlarındaki çok önemli bir ezber bozulmaktadır bugün. Bu aşamaya gelmek için öncelikle tarım ve yerleşik düzenin gereği düşünülürken, Karahantepe bunu aksini söylemektedir bize.

Bu alan sadece avcı ve toplayıcı bir kabileyi değil, yeni katılanları ve belki diğer kabileleri de bir araya getirdi. İnanç sistemi gelişti, yayıldı, hediyeler paylaşıldı, yeni dostluklar, birliktelikler oluştu. Daha geniş, daha kalabalık bir toplumsal yapıya geçişin adımları atıldı. Görülüyor ki; Karahantepe ve çevresinde insanlar arasında bir birleştirici ve dolayısıyla topluluklar adına geliştirici güç olmuştur inanç. Belki biraz hızlı bir çıkarımla; gelişen inanç sistemi, avcı ve toplayıcı yaşam tarzını, daha sosyal, tarım yapan ve dolayısıyla yerleşik ve aslında elde tutması daha zor ama daha keyifli bir hale taşımıştır. 

Harran ovasına hâkim bu kutsal alanda düzenlenen törenler ile yeni dostluklar, yeni ittifaklar kuruldu, muhtemelen diplomasi ve kabileler arası düzen ve hiyerarşi böylece başladı.

Zaman içerisinde böyle yeni alanların ve farklılarının yapılıyor olması, avcı ve toplayıcı bireylerin eşit olduğu sosyal yapının farklılaşmasına da sebep olmuş olabilir. Kutsal alan işçiliğinde usta kabile üyeleri ve şamanik ritüeller konusunda uzman ayrıcalıklı sınıflar doğmuş olabilir.

Taş Tepeler Projesi; Şanlıurfa Neolitik Çağ Araştırmaları adlı uluslararası bir girişimin adıdır. Bu önemli proje günümüzden on iki ile yedi bin yıl öncesi aralığa yoğunlaşmaktadır.

T biçimli dikilitaşları, insan ve hayvan heykelleri ile insanlık tarihinin en erken dönemlerine ışık tutan on iki Neolitik anıtsal alanı kapsamaktadır; Göbeklitepe, Karahantepe, Harbetsuvan, Gürcütepe, Kurttepesi, Taşlıtepe, Sefertepe, Sayburç, Ayanlar, Çakmaktepe, Yoğunburç ve Yenimahalle.

Bu bölge aynı zamanda insanlığın yaklaşık yüz kilometre karelik bir alana sığan beş bin yıllık bir öyküsüdür. Odaklanılan bu uzun zaman dilimi içerisinde "Avcı ve Toplayıcı" göçebe yaşam şekli, ki tarımın başlaması, hayvanların evcilleştirilmesi ve kalıcı yapılar ile yerleşik hayata evrilmiştir.

Proje; yerleşim alanlarının, avlak bölgelerini ortaya çıkarmayı, eş zamanlı kazılarla göçebe yaşamdan yerleşik hayat düzenine geçen insanın yarattıklarını, inşa ettiklerini, inanç ve ritüellerini ve tüm bunların çevre ile ilişkilerini öğrenmeyi amaçlıyor.

Okuduklarım; dokuz sahada kazıların, analizlerin ve geçmişteki çevresel koşulları anlamaya yönelik araştırmaların devam ettiğidir. Ayrıca iki bin yirmi beş yılında Karahantepe, aynı Göbeklitepe gibi bir koruma çatısı altına girecektir.

Heyecan verici çok önemli bir proje olduğu kesin ve Anadolu Neolitiğinin sadece bir bölümü, kim bilir daha hangi keşifler yolda.

 

2 Temmuz 2025

İki Kardeş, Bir Taht Kavgası

Oda loş ışığa boğulmuştu, yalnız kalmak istemiş ve herkesi dışarı çıkartmıştı. Vücudu ateşle mücadele ediyor, çok fazla terliyor ve zorlukla düşünüyordu bir diğer taraftan. Aklında tek bir aynı soru dolaşıyordu sürekli; "Kim? Oğullarımdan hangisi beni gerçek bir sağduyuyla temsil edecek? Ne yazık ki bu sorunun cevabını bulmaya vaktim yok, adalet ve cesaret rehberiniz olsun." diye düşündü ve ardından sonsuz derin huzur geldi üzerine.

Haberci bir handa yemek yerken aldı bilgiyi casustan. O kadar önemli ve acildi ki lokmasını yutmaya bile vakti yoktu. Hemen atladı atına, birinden diğerine dörtnala aktarıldı sır. Nihayet sayılı günler sonra son haberci neredeyse atını çatlatıncaya kadar zorladı. Giremezsin dedikleri halde büyük ve kalabalık salona daldı ve haykırdı; "Büyük Türk, büyük Türk ...."

Üç mayıs bin dört yüz seksen bir; çağ kapatıp çağ açan, denizlerin hâkimi o büyük dahi, Fatih Sultan Mehmet Han vefat etmişti.

İmparatorluğun payitahtındaki mücadelenin tam göbeğinde ise iki kardeş vardı. Bir yanda tahtı hak ettiğine yürekten inanan küçük kardeş Şehzade Cem, diğer tarafta ise imparatorluğu korumakla yükümlü olduğuna inanan büyük kardeş şehzade Bayezid.

Vefatı bir süre gizlendi, ne de olsa kimin tahta geçeceğini işaret etmemişti büyük sultan. Oğulları Bayezid Amasya’da, Cem ise Konya’da sancak beyiydiler. Vezirler arasında bilinen bir bölünme bile vardı, Sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa şehzade Cem’i destekliyordu. Ama imparatorluğun gücü yeniçeriler ise şehzade Bayezid tarafındaydılar. Payitahta, İstanbul’a Amasya'dan birkaç hafta içinde ulaştı şehzade ve ay bitmeden tahta çıktı Sultan Bayezid.

Bu arada şehzade Cem ise, Bursa’da kendi adına hutbe okutup “Sultan” unvanını aldı. Bir payitahtta iki sultan olamayacağına göre, aynı yılın ilerleyen aylarında Yenişehir yakınlarında iki kardeşin orduları birbirlerinin karşısına dikildiler.

Rüzgâr, savaş meydanındaki otağının tüllerini savuruyor ve her esintide, babasının sesi yankılanıyordu kulaklarında; “Cem adaletli ol. Halk seni severse, devlet seni taşır.” Evet O küçük kardeş, ama yaşça küçük olmak eksiklik değildir diye düşünüyordu bir diğer taraftan. Bursa O'nu bağrına basmış, hutbe okunmuş ve sikke basılmıştı. Bu sadece bir tören değil, bir halk iradesiydi aslında. Kardeşi Bayezid’in arkasında mutlak güç yeniçeri ocağı vardı doğru, ama onun arkasında da göğe yükselen dualar. Uyumadı şehzade Cem o gece.

Sessiz zifiri karanlık, gecenin en ağır zırhı diye düşünüyordu Bayezid. "Cem; cesur, zeki, halkın sevgisi onunla. Ama Avrupa' ya korku salan bu devlet, sadece sevgiyle beslenemez. Ben Amasya’da her gün devletin nabzını tuttum. Yeniçeri benimle, Ulema beni destekliyor. Çünkü ben istikrarım. O'nun güzel hayalleri var, ama hayaller imparatorluk gemisinin yelkenlerini dolduramaz." diye düşündü tüm gece şehzade Bayezid.

Güneş doğdu, kılıçlar kuşanıldı, sancaklar dalgalandı, atlar coştu ve Yenişehir ovasında kozlar paylaşıldı. Cem Sultan mağlup oldu. Önce Konya’ya ve ardından Memlükler’e sığındı. Memluk desteğiyle tekrar Anadolu’ya geçti ama başarılı olamadı. Ardından Rodos Şövalyeleri’ne sığındı; bu, onu Avrupa saraylarında uzun yıllar sürecek bir esarete sürükledi. Papa, Fransa Kralı ve hatta Kutsal Roma İmparatoru onu Osmanlı’ya karşı bir koz olarak kullandı sürekli. Cem Sultan bin dört yüz doksan beş yılında Napoli’de, Sultan II. Bayezid’in gönderdiği fidyeyle serbest bırakılmak üzereyken hayatını kaybetti. Ölüm nedeni hâlâ tartışmalıdır; doğal yolla mı, zehirlenme sebebiyle mi diyerek.

Türk yurdundaki bu mücadele sadece bir kardeş kavgası değildir, Sultan Bayezid Hanın kazandığı. Güçlü bir devlet ve pek çok hanedan için bir tehdit olan Anadolu'dan doğan Türk İmparatorluğunun iç siyasetiyle, Avrupa diplomasisinin önemli bir savaşı ve içinde az romantizm, çokça salt gerçeklik barındıran bir acımasız satranç oyunudur da aynı zamanda.

Ya kuzgun leşe ya devlet başa...

Bu böyledir, sual edilmez.