4 Aralık 2025

İlk Çin İmparatoru Qin Shi Huang

Şafağın ilk ışıkları henüz görülmüyordu bile ve gecenin ağır koyuluğu tüm korkutuculuğuyla hüküm sürmeye devam ediyordu. Adam altın ejderha işlemeli değerli cübbesiyle ve onun bu görkemiyle bir bütün olmuş tahtında dimdik, azametle oturuyordu. Sadece bir imparator değildi O. Gözlerini bile kırpmadan derin uzaklara dalmıştı. Kendi kendine düşünüyordu; " Göklerin, denizlerin, topraklar ve insanların kaderini ellerinde tutandı kendisi ve sonsuza kadar öyle olmalıydı ... "

Geniş salonda; büyük pişmiş topraktan çömlekler içinde tütsüler, duman olmuş yükseliyorlardı. Baharatın buram buram kokusu havayı doldururken, yine de o ağır metal kokusu her şeyi baskılıyordu. Bu koku, sarayın derinliklerinde bir şeylerin yerinden oynayacağının uğursuzluğunu fısıldar gibiydi.

Tahtın önündeki basamaklara, korkudan titreyen sarayın simyacısı diz çökmüş, elinde bir cam şişe tutuyordu. İçi sanki gümüşle doluymuşçasına parıldıyordu şişe. İmparator adamın cılız ve titreyen sesiyle irkildi. Salonda hava daha da ağırlaşıyor gibiydi. “Yüce İmparator” dedi endişe dolu bir sesle simyacı, “İksiri sadece dağın eteğinde yetişen gümüş renkli mantarlardan hazırladım ve yine emrettiğiniz gibi içine bolca cıva kattım, mühürledim. Efsanelere göre, bu iksirden bir yudum alan tanrılar bin yıl yaşarmış.”

Yüce imparator; “Bin yıl bana yetmez, göklerin sonsuzluğunu istiyorum." diye haykırdı ve ardından küçük şişedeki tüm iksiri tek nefeste içti. Önce bir sessizlik çöktü, ardından dışarıda gök ihtişamla gürledi ve bardaktan boşalırcasına bir sağanak yağmur başladı. Sarayın her köşesi sarsıldı, pencereler çatırdadı, tütsüler titredi; hizmetlilerin ve maiyetin yüreğinde umut ve korku aynı anda belirdi. Herkes yerlere kapandı ve fısıldadılar; “Bu, tanrılardan beklenen müjdedir.” Fakat imparatorun yüzü bir anda soldu, bedeni büküldü. Adam ölümsüzlüğe değil, ölüme doğru yürüyordu. Yere yığıldı...

Bugünün Çin devletine adını veren, elli bir yaşındaki ilk imparator, Milat öncesi iki yüz on yılında, ölümsüzlüğü ararken ölüler diyarına geçti. Oysa yaptıkları, onu zaten tarihte ölümsüz kılacaktı.

Qin Shi Huang, ki gerçek adıyla Ying Zheng, sürekli kavga ve anlaşmazlık bataklığında boğuşan parçalanmış krallıklar dönemini bitirmişti. En büyük kavgayı vermiş ve Qin hanedanının saltanatını kurmuştu. Tüm krallıkları zor kullanarak birleştirmiş, “İlk İmparator” yani "Shi Huangdi" unvanını almıştı. O'nun bu başarısı sadece politik ve askeri değildir, yanısıra kurduğu sistem ile merkezi bir yönetim, imparatorluk geleneğinin temelini de atmış oldu bölgede.

Aslında oldukça vizyoner bir yönetim anlayışı vardı. En sıradan ayrıntılarına kadar kapsamlı bir standartlaştırma hamlesi yarattı. Yazıdan paraya, ağırlık ve ölçü sistemlerinden yol ağlarına dek her şey standart şekle büründü. Bu düzenlemeler, kararlı bir yönetim otoritesi eşliğinde merkezi yönetimi güçlendirdi ve bölgenin siyasi bütünlüğünü sağlam zemine oturttu.

Hukuk ve vergi sistemleri yenilendi ve merkezi otorite demir bir el ile, geniş yetkiler eşliğinde ve sert kurallarla bölgeyi yönetir oldu. Sert ve kararlı yönetim, ağır vergiler ve mecburi işçilik sistemiyle birleşince, halk için oldukça zorlu bir yaşam sınavı devredeydi. Devlet gittikçe daha fazla güçleniyordu ve ancak halkın omuzlarına binen yük artıkça arttı, derin ve genel bir hoşnutsuzluk oluştu. Bu dönemi; düzen, baskı, birlik, gerginlik ile beslenen ve bıçak sırtında yürüyen bir iktidarın meydan okuyuşu olarak adlandırabiliriz.

Çin her daim kuzeydeki komşu halklar ile sıkıntılı süreçler yaşamıştır. Sınır güvenliğinin sağlanması amacıyla, tarih boyunca otoriteler çeşitli savunma hatları inşa etmişlerdir. Qin Shi Huang ise bunun bir adım ötesine geçmiş, bu hatların birbirlerine bağlantılarını ördürmüş ve böylece Çin Seddi’nin ilk prototipini yaratmıştır. Bunun haricinde ise; inşa edilen yollar, kanallar ve kaleler imparatorluğun idari kontrolünü, lojistiği ve ordunun hareketini sağlayan asıl damarlar olmuşlardır. Böylelikle imparatorun gücü, iradesi ve dolayısıyla mutlak kontrolü ülkenin her köşesine ulaşmış oldu.

Yaklaşık yirmi iki yüz yıl sonra yani, bin dokuz yüz yetmiş dört yılında bölgede çok çarpıcı ve aslında sahibine de çok uygun diyebileceğimiz bir keşif yapıldı; Toprak altında gömülerek saklanmış bir muhafız ordusu bulundu. İmparatorun ölümsüzlük arayışının en somut ve görkemli elle tutulur ispatıdır bu devasa buluntu. Terra Cotta Ordusu.

Her türlü bedensel, giysilere ve silahlara değin detayların özenle işlendiği binlerce pişmiş kil vücut, toprak askerler ve atları. Sert bakışlı komutanlar, gergin ve hazır piyadeler, okçular, süvariler, gerilmiş yaylar, atların koşumları ve biri diğerinden farklı binlerce farklı yüz ifadesi. İmparatorun temel prensip ve ideallerine uygun düşünce ve yaşam sisteminin, ölümün ötesine taşınmasının en somut örneğidir bu. Aynı zamanda imparatorun kudretinin, mutlak gücünün, ölümle pazarlığının, ona meydan okumasının ve detaylara verdiği önemin de keskin eseridir.

Kıssadan hisse nedir diye sual olunursa, derim ki; Qin Shi Huang tarafından yapılan liderlik, kapsamlı reformlar, yasalar, kurallar, uygulanan standartlar ülkeyi, coğrafyayı ve halkı bir değişime sokmuştur ve dolayısıyla tarihi bir başarıdır. Ama onun imparatorluğu döneminde uygulanan sert yöntemler sonucunda oluşan hoşnutsuzluktan da anlaşılıyor ki, tüm bunların yan ısıra halkın rızası vazgeçilmez gerekliliktir. Zira bu sebeplerledir ki; bu gerekliliği anlayamayan Qin hanedanı birkaç on yıl sonunda yıkılmıştır. Ancak yadsınmayacak kadar tarihi ve yönetsel derin izler bırakmış ve yukarıda da belirttiğim gibi devlete bugünkü ismini bile vermiştir.

12 Ekim 2025

Anadolu'nun Önsözü

Koca sakallı koca adam daha yeni gelmişti uzun yoldan, yolun tozu kiri üstünde akşam çökmeden varmıştı köye. Zira güneş düştükten sonra karanlıkta yollar tekin olmaz dağlarda, hem zaten güneşin batmasıyla kapılar da yeni gün doğana kadar kapanırdı. O şimdi keyifle, köyün taş döşeli sessiz sokaklarında sakince yürüyordu kalacağı yere doğru.

Hayvanlarını ahıra yerleştirmesi için köyün seyisine dolgun bir bahşiş vermişti ve elbette seyisle birlikte kendi adamı da ilgileniyordu kervanla. Adam çok önemliydi onun için, özellikle uzun yollarda güven, sır ve hafıza taşıyan kişisiydi kervanın ve kader kadar değerliydi.

Akşamı iyi bir köy birası eşliğinde geçirdi; nar gibi kızarmış, üzeri balla sırlanmış keçi eti ve yumuşacık fava yedi, yanında dumanı tüten esmer ekmek vardı. Ardından kesintisiz, iyisinden bir uyku çekti sabaha horozlar ötene dek.

Antik Kaniš kentinin yanındaki ticaret kolonisi Karum’da geceleyen tüccarımız, hesaplarını ertesi sabaha bıraktı. Sabah erken zamandan itibaren pazarlıklar, borç senetleri ve geçen sefer verilen sözlerle yenilerinin birbirine karıştığı işler onu bekliyordu. Küçük deri kaplı, kilitli tahta sandık; kil tablet kayıtlar ve gözden geçirilecek sözleşmelerle doluydu. Tüm bunlar bir sürü işti ama orada yazılı her nota onun ve ailesinin yarını bağlıydı.

Bugün Kayseri'nin Kocasinan ilçesine bağlı Karaev, eski adıyla Karahöyük köyü yakınlarındadır Kültepe. Antik Kaniš yerleşiminin Asur ticaret kolonisi yani karum, Anadolu tarihinin yazılı kaynaklarla başlayan sürecinin mihenk taşlarından biridir. Kısacası Kültepe, yazının bölgeye ulaşması ve Anadolu'nun önsözü sayılır.

Buradaki kazılarda pek çoktan, hatta pek çok daha fazla Asur çivi yazısı kullanılmış kil tablet bulundu. Bunlar ekonomik yapıya, hukuki kural ve anlaşmazlıklara, ayrıca sosyal yaşama ışık tutan yazılı kayıtlardır. Bu tabletlerde; verilen krediler, borçlu ve kefillerin isimleri, tanıkların sıralaması yer alıyor. Bu kayıtlar bir toplumun kime neye nasıl güvendiğini, anlaşmazlıkları nasıl çözdüğünü ve serveti nasıl paylaştığını anlatan insan hikâyeleri ile doludur.

Tüccar ailelerin ev arşivleri ve yerel zanaatkarların üretim hesaplarıyla birlikte başlayan bu yazı kültürü, Anadolu’da yeni bir dönemin tanığı oldu. Kültepe höyüğü, diğer höyükler gibi zamanın katmanlarının üst üste dizildiği bir tarih hafızasıdır; her toprak tabakası farklı bir halkın, dilin, törenin ve ekonomik ilişki ağının izlerini saklar. Bir başka deyişle üç boyutlu bir tarih kitabıdır höyük.

Bu bölge çok önemli bir merkez ve milat öncesi üçüncü binyılın sonlarından itibaren aralıksız iskân edilmiş, çok uzun nefesli bir yerleşim alanıdır. Toprağın altındaki katmanlar, nesillerin nefesini ve yaşam ritmini muhafaza ederler. Farklı halklar, farklı zamanlarda ve farklı kaderlerle aynı yerde yaşamayı seçtiler ve burada iskân eden her kuşak bir öncekinin izlerini taşıdı, sonraya ise kendi izlerini bıraktı.

İlk yerleşim yerli Anadolu halkı Hatti’ler tarafından kurulmuştur. Ardından Milat öncesi iki bin yılından itibaren, yaklaşık üç yüz yıl boyunca Asur Ticaret Kolonileri döneminde Kaniš büyük bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Burası, sadece malların geçiş noktası değil, Anadolu’nun madenleri ile Mezopotamya pazarları arasında bir köprü olmuştur. Anadolu dağlarından koparılan bakır ve Hasan Dağı ile çevresinden toplanan volkanik obsidyen dilimleri buradan yola çıktılar. Ayrıca gümüş, altın ve değerli taşlar da bu bölgeden güneye iki nehir arasındaki ülkeye doğru akıyordu.

Asur; Dicle kıyısında bugünün Musul' unun güneyinde gelişmiş olan bir şehirdi. Yalnızca bir nehir limanı veya sıradan pazar değil, Kuzey Mezopotamya’nın politik ve ticari merkeziydi, güçlü kalbiydi. Başlangıçta bağımsız bir şehir devletti, ama zamanla önce bir krallığın ve daha sonra bir imparatorluğun yöneticisi oldu. Dedim ya tarih boyunca her zaman güçlüydü bölgesinde.

Gün gelip devran dönüp Asur ticaret kolonileri döneminin sona ermesinin ardından ise Kültepe, eşsiz mirasıyla birlikte yaklaşık beş yüz yıl boyunca Hititlerin önemli şehirlerinden biri hâlinde yaşadı. Bazı görüşler burayı Hititlerin erken dönemdeki siyasal merkezlerinden biri, hatta ilk başkenti olarak bile kabul ederler. Aslında Hitit kraliyet geleneği ve bürokratik düzeninin ilk izleri bu coğrafyada şekillendi demeliyiz.

Sonrasında Frig, Med, Pers, Helenistik ve Roma dönemleri boyunca yerleşim devam etti. Her yeni egemenlik, kente yeni kurumlar, yollar ve uygulamalar ekledi. Sarayların yıkılıp yerlerine yenilerinin yapılması, tapınakların dönüşümü, yolların yeniden örülmesi, sokaklar, eski yeni evler derken, Kültepe sürekli olarak çağlar içinde, binlerce yıl boyunca yine yeniden tanımlandı.

Milat sonrası dördüncü yüzyıl sonlarında, Roma egemenliği altında bulunduğu süreçte burada yerleşim sona ermiştir. Ama Kültepe Höyüğü komşusu Karahöyük köyünde yaşam bugün halen devam etmektedir. İşin şakası bir yana, toprakla insan arasındaki çağlara yayılan süreklilik; antik taşlarda, tarlaların taş sınırlarında, köşelerinde, mutfaktaki bir ekmek tarifinde, masal ve efsanelerde, bazen bir batıl inançta bile sessizce yankılanır. Geçmiş yaşamlar ile bugünün gündelik yaşamı arasında ince ama kopmayan bir bağ hep vardı ve hep olacaktır.

Yukarıda biraz değinmiş bile olsam, yine de bu ticaret kolonisinin neden bu kadar önemli olduğunu merak etmek gerek. Soru ve cevabı düz bir meraktan daha da ötededir. Bu koloninin önemi, yalnızca malların değiş tokuşuyla sınırlı değildi; ekonomik ve sosyal damarların, uygarlıklar arası bağların yazıya geçişle nasıl örüleceğinin destanıydı aynı zamanda.

Ama milat öncesi iki bin yılından itibaren üç yüz yıl boyunca süren, Asur ticaret Kolonileri dönemi hakkında biraz daha konuşmak gerekir. Bu tarih aralığı, kesintisiz yol alan ticaret kervanlarından çok daha fazlasını ifade eder. Dönem; Anadolu ile Mezopotamya arasında keskin, sürekli, kuralları olan bir ticari akış ve bir iletişim yarattı. Bu zaman dilimi boyunca tüccarlar; atlar, eşekler, kervanlar ve limanlar aracılığıyla kurulan güzergahlarda sadece mal taşımadılar. Bunların beraberinde gelenek, hukuk, sözleşme dili, kurumsal ruh ve yönetsel örgütlenme biçimleri de taşıdılar. Örülen ilişkiler ve öğrenilenler; bölgenin bireysel, toplumsal, sosyal, siyasal ve ekonomik dokusunu yeniden kurgulayacak kadar derindi.

Asur Anadolu’ya kalay ve kumaş gibi ürünler gönderirken, Anadolu’dan altın, gümüş, bakır, obsidyen ve değerli taşlar satın alıyordu. Bu karşılıklı akış durumu, basit bir ekonomik değiş tokuşun ötesindeydi. Bugünün diliyle bir bilgi, ustalık ve teknoloji transferi yaşanırken, hammadde coğrafi düzlemde yer değiştiriyordu. Anadolu’nun madenleri ve taş işçiliğiyle ürettiği zenginlikler, Asur’un pazarlarında akarken, Asurlu kalay ve dokumalar ise Anadolu'ya akıyordu. Ticaret genellikle eşek kervanlarıyla yapılırdı, kervanlar ana güzergâhlar üzerinde toplanarak konvoylar oluşturuyorlar ve yolculuk böylece başlıyordu. Malların taşınmasında bir lojistik düzen, ikmal imkanları ve en önemlisi güvenlik vardı.

Değişen yeni askeri, siyasi ve egemenlik dengeleri, ticaret kolonilerinin sona ermesine sebep oldu. Anadolu'da yeniden karılan kağıtlar tekrar dağıtılıyor ve güç dengeleri baştan kuruluyordu.

Bölgenin tarihi yeni bir dönemeçteydi. Bu defa daha destansı birileri hüküm sürmeye hazırlanıyordu. Sahnede yeni ve hâkim bir güç olarak Hitit kralları vardı artık.

7 Ekim 2025

İlk Şehir Çatalhöyük

Kabile küçüktü, nüfusu azdı, çoluk çocuk derken ancak yüz kişiydiler. Aslında aileler o zamanlar daha fazla da büyümezdi zaten, hadi hadi en fazla otuz beş yaz, zar zor görürdü insanlar. Süre kısa ama yorucu ve yıpratıcı, her gün mücadele, uğraşı ve ağır emek gerektiriyor.

Uzun tartışmalar ve titiz hazırlıklar sonunda, o sabahın ilk ışığında yola koyuldular. Hava serin, ay daha yeni yeni sönmüş, arkadakiler toz yutarken ayak izleri tanıdıkları yerlerden uzaklaşıyordu. Her adım zorlayıcı ve yorucu, hele hele geride bıraktıkları köyün, dağların ve kırların kokusu şimdiden özlem biriktiriyordu bile. Geçmişin alışmışlıkları ve önlerinde uzanan bilinmezlik yürüdükçe birbirine karışıyordu.

Kabilenin yüreğinde kaygı, heyecan ve umut aynı ateşin etrafında toplanmış avcılar gibiydiler. Birbirlerine bakıyor ve geceyi paylaşıyorlardı. Gözlerde beliren titreme cesarete dönüşüyor, el hareketleri sessiz birer antlaşmaya evriliyordu. Günlerce yürüdüler, durmadan ilerlediler, sonunda uzakta taş tepeleri ve sık dizilmiş kerpiç ev yığınlarının bulutların arasındaki çizgisini gördüklerinde durdular. Önlerinde o günün, Neolitik çağın ilk şehri, bugünün eşsiz mirası Çatalhöyük vardı. Onları uzaklardan sessizce çağıran kaderlerine sonunda varmışlardı.

Oraya göç etmek için sebepleri çoktu; sulak, verimli topraklar, düzenli ve sürekli ekim olanakları, hasadı depolama imkânı, yani beslenmenin sürekliliğini sağlayan her türlü güvence. Toprağın bereketi ve sulak arazi bir hediye gibiydi; ekim için gereken mevsim düzeni, kurak bir yılın korkunç dehşetini hafifletebilecek bir koruma sunuyordu. Evlerin bitişik dizilimi, birbirine yaslanmış olması, insanların yan yana çalışmasına, zanaat ve ticaretin doğmasına, daha eşitlikçi bir düzenin kök bulmasına izin veriyordu. Duvarların birbirine değdikçe ortak yaşam biçimleniyordu.

Ademoğlunun mülkiyet dürtüsü şehirdeki kimi kabileleri daha güçlü kılabilse de büyük bir tehdit olmadığı sebeple çıkarlar ortak oluyordu genellikle. Paylaşım, zor zamanların ilacıydı ve kaynaklar akıl ile dağıtılırdı. Topluca yaşamanın sağladığı güven, kabileleri dış tehditlere ve kıtlık baskılarına karşı dayanıklı kılıyordu. Kalabalığa katılmış olmak barış ittifakları, yeni bağlar ve sosyal ilişkiler kurma fırsatı demekti. Birlikte olmak, yalnızlığın ve korkunun panzehriydi. Bunu yaşamak öğretmişti.

Şehirdeki dini tören alanları, ortak inançlar insanları çekiyordu. Dinin manevi ağırlığı, bazen en somut ihtiyaçtan bile güçlü bir gereklilik ve çekim yaratıyordu. Bu şehre yerleşmek ve yaşamak yalnızca maddi kazançlarla ölçülmüyor, manevi destek ve bir ait olma hissinin tatminini de veriyordu. Bu konular elbette yazılmıyor, konuşulmuyor ve ancak sadece hissediliyor ve düşünülüyordu.

Matematik her şeydir, yaşamın kendisidir. Anlatmaktır, duymaktadır, dinlemektir, karşılaştırabilmektir ve nihayetinde ise anlamaktır. Gelin bir hesap yapalım.

Bugün ülkemizin toplam nüfusu yaklaşık seksen altı milyon kişiyken, İstanbul’un ise yaklaşık on altı milyon kişidir. Yani bu dev ve dünyaca ünlü ve önemli, göz bebeğimiz, iki imparatorluğun başkenti olan yedi tepeli şehir tüm ülkemiz nüfusunun yaklaşık yüzde on dokuzudur ve kendisi sahnededir her daim.

Günümüzden dokuz bin beş yüz yıl önce ise, Çatalhöyük nüfusu tahminen yaklaşık olarak sekiz bin kişiye ulaşmıştı. Yukarıdaki gibi benzer bir hesapla bu sayının çok daha fazla anlam kazandığı görülecektir. O dönemin Anadolu nüfusunun yaklaşık elli bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla bu şehre ait nüfusun Önasya nüfusuna oranı, yaklaşık olarak yüzde on altıdır.

Burada yapacağımız, dokuz bin beş yüz yıl aralığa sahip iki oranın beraber karşılaştırmasıdır. Böylelikle; bugünün bilgisiyle geçmişe bakınca, Çatalhöyük şehrinin ne kadar önemli olduğunu ve aynı zamanda ne kadar güçlü bir toplumsal çekim alanı yarattığını da görecek ve taşlar kafalarda yerlerine daha rahat ve doğru oturacaktır.

Yerleşim, Konya Ovası civarında kurulmuştu ve yaklaşık yüz yetmiş sekiz bin beş yüz metrekare alana, ki yaklaşık olarak yirmi beş futbol sahası büyüklüğüne yakın, kurulmuş insanlık tarihinin ilk şehridir. Bu ölçü, o çağ için hemen bir şehir kimliği tanımlar.

Yeni gelenler hemen öyle kolayca kabul edilmezlerdi şehre. Önce bir evin etrafında toplanır, kısa konaklamalar ve ortak işler aracılığıyla ev düzenine ve şehir yaşamına alışırlardı. Bu süreç, topluluğun bir çeşit alışagelmiş kabul aşamaları sayılabilirdi. Yabancı yavaş yavaş uyumlanır ve yeni gelenler yerleşimin alışagelmiş kalıplarına girerlerdi. Evler hem yaşamın hem törenin mekânıydı ve bir eve kabul edilmek gerçek bir kabul ve güven işaretiydi. O çatıdaki aralıktan içeri girmek demek, aynı zamanda topluma dahil olmakta demekti.

Bilinmez ve ufak herhangi bir kabilenin, yeni fikirleri birbirine yaslanan kerpiç tuğladan yapılmış derme çatma köy evleri şeklinde başlayan yaşamları, zaman içerisinde yöreye ve insanlara uyum sağlayan yeni ailelerin eklemlenmesiyle genişleyip, pek çok evi yapıyı kapsayan bir yerleşime dönüştü. Yatayda aileden aileye, dikeyde ise kuşaktan kuşağa aktarılan yöntemlerle yerleşim gelişti. Daha da ilerleyen zaman içerisinde ise, hep söylediğim şekliyle tarımın düzenli üretime dönüşmesi, evcilleştirilmiş hayvanların varlığı ve çömlekçilik, obsidiyen alet üretimi, dokuma artışı yerleşimi farklılaştırdı ve kentsel bir niteliğe kavuşturdu.

Evler bitişik sıralar hâlinde inşa edilmiş olduğundan sokak yerine çatı üstlerinde var olan bir dolaşımdan bahsedebiliriz. Evlerin penceresi yoktu doğal olarak, girişler çatı merdivenleri marifetiyle sağlanır ve iç mekânlarda açıklıkların eksenine denk gelecek şekilde yapılan ocaklar günlük yaşamın odağını oluştururdu. Yapı malzemesi çoğunlukla güneşte kurutulmuş kerpiç tuğla, saz, çalı çırpı, ahşap destekler ve çamur sıvaydı. Evlerin iç duvarları hayvan ve insan resimleriyle süslenmiş olurdu. Dini eylemler, gündelik işler ve evin tabanına bacaklar karına çekilmiş şekilde gömülmüş olan atalar ile aynı mekân içinde yaşanırdı.

Eşitlikçi, kadınlar ve erkekler arasında ayrışmanın olmadığı bir toplumsal düzen olduğu tahmin edilmektedir. Toplumun sosyal ve yönetimsel yapısı kimseye önderlik, liderlik vermediği gibi, bunun yerine aile temelli ama sürekli iletişim içinde bir sosyal yaşam hayal edilmelidir. Ayrıca ailelerin üretim fazlaları önce iç ve sonrasında ise yerleşim dışı değişimi ve dolayısıyla ticari ve kültürel etkileşimi sağlamıştır.

Çatalhöyük surlarla çevrili bir yerleşim değildi, aslen böyle bir savunma ihtiyacı da yoktu zaten. Ancak tehlike başka yerden geldi ve su kaynaklarındaki yerleşim açısından olumsuz kabul edilecek değişimler yerleşimin, günümüzden yaklaşık sekiz bin yıl önce aşama aşama terk edilmesine sebep oldu. Yaklaşık bin beş yüz yılı aşan bir hikâyenin de sonu gelmiş oldu.

Son bir cümle ile bitirelim; her ne kadar zeki bir ırk dahi olsak, kendisini mahvetmek için elimizden geleni yapıyor dahi olsak, doğanın hükümranlığı daimidir bu gezegende.

3 Ekim 2025

Bereketli Hilal

Mezopotamya’nın geniş sulak ovalarından, Nil Deltası’nın alüvyon yüklü düzlüklerine, oradan Akdeniz kıyılarını takiben kuzeye Anadolu yüksek platosu içlerine Toros dağ sıralarına kadar uzanan ve doğuda ise İran'ın Zagros dağları boyunca güneyde körfez kıyılarına kavuşan bu dar alanda, insan uygarlığının mutlak ve en önemli ilk adımları atıldı.

Gezegen yüzeyinin binde birinden de azını kaplayan ve sadece dört yüz bin kilometrekarelik bu ünlü Bereketli Hilal coğrafyası, dışarıdan küçük görünse dahi insan uygarlığının en derin, en can alıcı temel beslenme kaynağı oldu. İnsan, toprak, su ve iklimin birbirine dokunduğu bu başlangıç çizgisinde ilk tohumlar toprağa düştü, ilk sulama kanalları kazıldı, ilk yazı işaretleri kil tabletlerin yüzeyine kazındı.

O dar kuşak ve yakın çevresinde, insan ile doğa yakınlaştı, uyumlandı ve bir oldu. Binlerce yıl boyunca süregelen iklimsel döngülerin su taşkınları ekinleri büyütüp refahı arttırırken, toplulukları mevsim kutlamalarına, bereket törenlerine dek sürükledi ve inanç sisteminin doğmasına zemin hazırladı.

Doğa ile insan arasında gelişen ilişki inanç temelli mitolojiyi, efsaneleri, tanrı ve tanrıçaların vücut bulduğu ritüelleri yarattı. Öte yandaki yoksun topraklar ise; kavruk çöller ya da dik ot bile bitmeyen yamaçlar olarak kaldılar. Oralarda süregelen avcı ve toplayıcı hayat gelişemeden devam etti veya bu topraklar hiç iskân edilmediler. Dolayısıyla sevgili ve biricik gezegenimizin üzerindeki yaşamın biçimi, iklimin ile toprağın ikramı ve cömertliğiyle belirlendi.

Ancak her şey bir tarafa, bereketli Hilal Bölgesinin insanlık tarihi adına en dikkat çekici olan yanı Sümer uygarlığıdır. Mezopotamya’da milat öncesi dördüncü bin yılda Sümer kentlerinde, sulama kanalları deltayı tarımsal ürün bereketine boğarken; halk toprağı işledi, onu ekip biçti ve tarımsal bir devrim gerçekleştirdi. Öte taraftan tapınak idaresi ve geliştirdikleri çivi yazısı ile sosyal ve ekonomik yaşamı düzenleyerek, ilk bürokratik yönetsel kurumu yarattılar. Aslında bu yenilikler bütünü ile sonraki dönemlere ait devlet ve imparatorlukların yapısal temelini oluşturdular bir diğer taraftan.

Arşimet’in büyük mühendis zekâsı “bir dayanak noktası bulsam dünyayı yerinden oynatırım” demişti. Bu coğrafya insanlık uygarlığı adına o dayanak noktası olmuştur.

Orada toprağı dönüştüren, nehirleri ehlileştiren, sosyal ve ekonomik yaşamı kurumsallaştıran insan, tarihin akışını yerinden oynatacak çok önemli bir güç kazandı, yazı. Yazı, sadece tapınağın ticari kayıtlarını tutmanın bir aracı olarak kalmadı. Kutsal metinler, şiirler, efsaneler, yazılı kanun ve kurallar yanında kraliyet ilânlarıyla ortak sosyal bilincin ve kimliğin de tutkalı haline de geldi. Güneş takvimleri, fazlalık tahılların kıtlık zamanları için depolanması, kervan yollarının güvence altına alınması gibi konular derken, Mezopotamya’da devlet ve imparatorluk kavramları ilk kez tasarlanmış oldu.

Kuzeyde ise Anadolu, coğrafyasının ona sunduğu ve genel ikliminin getirdiği çeşitlilikle kendi gelişme modelini çizdi. İç Anadolu’nun yüksek platosunun iklimi, yağmur ile sulanan tarımı destekledi. Sıcağa ve soğuğa dirençli tahıllar, bölge halkının geçimini sağladı. Vadilerde kurulan küçük köyler, kabile reislerinin veya konseylerinin kararları aldığı toplumsal yapıları besledi. Çamur tuğladan Çatalhöyük evleri ve Hacılar’ın narin duvar resimleri, dayanışmayı bilen ve yaşayan bir insan topluluğunu bünyesinde barındırıyordu.

Yaz sonrası ve kış ayları ardından baharda yağmurlarla canlandı ovalar. Sıcak yazlarda güneşle kavrulan, kuruyan ve sertleşen bereketli toprak ve yağış düzeni, hububat tarımı yani buğday, arpa, çavdar gibi göreceli daha az su isteyen tahılları destekledi ve diğer yandan sürü hayvancılığına olanak sağladı.

Mevsimden mevsime ve farklılaşan coğrafi koşullar arasında değişen iklim hem ürün çeşitliliğine olanak sağladı ve hem de bölge içindeki uzun mesafe ticaretinin gelişmesine imkân. Obsidyen, deniz kabukları, mermer objeler ve metal eşyalar Ön Asya'nın her köşesine ve hatta ötesine uzanan ticaret ağlarında değiş tokuş edildi.

Evlerin avlularında toplanan aile grupları, ortak iş bölümü sayesinde hem tarımı ve hem de dokumacılığı geliştirdiler. Yetiştirdikleri keçi ve koyunların yünleri, ticaret yollarındaki kervanların sermayesi oldu.

Mezopotamya’nın merkezi idari yapısı ve yazı temelli bürokratik örgütlenmesi, Anadolu’dan gelen maden işleme yöntem bilgileri ve estetik çömlek teknikleriyle zenginleşti. Aynı şekilde Anadolu halkı, çivi yazısını öğrenerek kendi dillerini kil tabletlere kazıdılar. Sulama projeleri, sürü yönetimi ve depolama çözümlerinde Mezopotamya’dan gelen mühendislik ve pratik bilgileri kendi yaşamlarına uyarladılar. Kara ve deniz kervanlarının kesiştiği liman kentlerinde hem bakır hem de tunç eşyalar, mezar hediyeleri ve heykelcikler paylaşıldı. Farklı diller konuşan tüccarlar, kültürlerin değiş tokuşunu ve alışverişini yaptılar.

Binlerce yıl önce başlayan; geçen zaman ve gelişen ilişkiler sebebiyle fazlasıyla hızlanan Neolitik Devrim ile insan toplulukları köylerden kente geçtiler. Tarım yanında sanat ve inanç sistemini de geliştirdiler. İlk yasaları belirleyip, ürün paylaşımını kurallara bağladılar, toprak üzerindeki kullanım haklarını ve sulama suyu kullanımını yazıyla kayıt altına aldılar.

Sonuçta hepimizin bildiği Uygarlığın Beşiği nitelemesi, Bereketli Hilal’in küçük yüzölçümüne rağmen insanlık uygarlığı tarihindeki baş döndürücü rolünü vurgular. Nil’den Dicle’nin doğusuna, Toroslardan Zagros dağları vadilerine kadar uzanan bu bölgedeki her yağmur damlası toprağı bereketle suladı. Alınan her hasat toplulukları mutlu etti, bir arada olmalarını sağladı ve bunların ötesinde kil tabletlere kazıdıkları her harf ise geleceğe seslendi.

Antik çağ toplulukları tarım yöntemleriyle, dilleri, dinî ritüelleri veya genel gelenek ve görenekleri bağlamında birbirlerinden belirgin farklar ile ayrılabilirlerdi. Ancak zaman içerisinde savaşlar, fetihler, göçler ve kültürel etkileşimler sonucunda topluluklar arasında, genetik, sosyal ve kültürel açıdan pek çok alışveriş oluşmuştur. Dolayısıyla zamanında orada yaşamış olan insanlarla günümüzdekiler, genetik mirasın yanı sıra kültürel ve toplumsal evrim bakımından da birbirinden farklı ve farklılaşmış topluluklar olmuşlardır.

Uzun lafın kıssası; Arşimet’i burada yeniden hatırlamak demek, evrensel dayanak noktasını burada bulmak ve insanın doğayla kurduğu bilimle açıklanabilecek ilk derin ilişkiyi anlamak demektir. Çünkü Bereketli Hilal, yalnızca bir coğrafya parçası olmayıp, insanoğlunun kendi tarihini yazmak için kalemi eline aldığı defterin ilk sayfasıdır.

27 Eylül 2025

Tanrıların Kapısı Babil

Güneş yeni yükseliyor ve hazır ortalık henüz serinken köyün erkekleri, sulama kanallarını takip ederek tarlalara doğru yürüyorlardı. Komşu tarlanın sahibi, bir çift yeni saban demiri sipariş etti geçerken atölyenin önünden. Toprağın yükünü kaldırsın diye sağlam olsun istiyordu, malum toprak taş gibi sertleşiyor yaz sonu. Hammurabi’nin kanunları meydanda taşlara kazınmıştı ve demirci usta işini doğru yapmak zorundaydı. Zira kırılmayan bir saban, bir ailenin bir yıllık emeğinin ilk adımı demekti. Eğer olur kırılırsa o saban, vay ustanın haline.

Asma Bahçeleri ve İştar Kapısıyla ünlü, Milat öncesi on dokuzuncu ve on beşinci yüzyıllar arasında ve yine Milat öncesi yedi ve altıncı yüzyıllar arasında dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan Mezopotamya’nın çamuruyla yoğrulmuş bir kent olarak yükseldi, bugünün Bağdat’ın güneyinde yer alan Babil veya bir başka deyişle Babylon. Göçlerin, savaşların ve kırılgan ittifakların çarpıcı dengelerinde şekillendi. Başlangıçta küçük bir yerleşme yeriyken, Amorilerin eliyle güç topladı ve Güney Fırat’ın kıyısında parlamaya başladı.

Hammurabi, Milat öncesi on sekizinci yüz yılda kırk iki yıl hükümran oldu Babil'e. Babasının sağlık sorunları nedeniyle tahtı bırakmasının ardından başa geçti. Bölgenin büyük kısmını egemenliği altına alması ve ünlü Kanunlarını yayımlamasıyla tanınır oldu.

O yalnızca sınırları genişletmedi, kelimeleri taşa kazıdı ve devletin iskeletini kurdu. Herkes bilsin diye kanunları dikilmiş taşlara işletti. Adalet artık sadece ezberlere değil, yaşama ve tarihe kayıt düşüldü. Böylece Babil hem askeri gücüyle ve hem de kurumsal yapısıyla kültürünü yaydı ve gücünü kabul ettirdi.

Tarlalar sürüldü, kanallar onarıldı, pazarlar kuruldu ürünler el değiştirdi, çekiçler madenleri dövdü, kumaşlar dokundu, tapınakta dualar edildi ve adaklar adandı. Babilliler şehirlerini yaşattılar, bu binaların ihtişamından daha büyük ve önemliydi. Gerçek kahramanlar toprağı işleyen, malı taşıyan ve tanrıya yalvaran sıradan insanlardı. Bunu sonraki nesillerin halkları daha iyi anladılar.

Kral hem dünyanın hâkimi ve hem de kutsal kişiydi. O, saray bürokrasisi ve tapınak arasındaki dengeydi. Görevliler vergiyi toplarken, tapınak ise dua edilecek, kurbanlar kesilecek, ürün depolanacak yer, banka veya işveren olurdu. Yönetim ise düzeni sağlar, adaleti yazılı kurallara göre savunurdu.

Başlangıçta Babil tipik bir şehir devletiyken, özellikle Hammurabi ile çevresini kuşatıp bünyesine katarak imparatorluk özellikleri kazandı. İlerleyen dönemlerde, yalnız bir şehir olmaktan çıkıp bölgenin başkenti ve en önemli güç merkezi hâline geldi.

Ekonominin çarkları toprağın ve suyun kudretiyle döndü yüz yıllar boyunca ve kanallar sürekli olarak bereketi taşıdı. Tapınak ve Saray geniş arazilere sahipti ve orada; borçlu köylüler ya da sözleşmeli emekçiler, çiftçiler ve köleler çok çalıştılar. Tarlalarda arpa, buğday ve hurma ektiler, hasatlar yaptılar. Ticaret nehirlerde, kervan yollarında süregeldi ve kereste, taş, metal, kumaş şehre aktı. Ekonomik hayatın şahitleri olan borçlar, sözleşmeler ve fiyatlar kil tabletler üzerine kazındılar.

Kentin siyasi ve ekonomik kurumları ile toplum, hiç şaşırtıcı olmayacak şekilde sürekli bir pazarlık içinde oldular. Saray halkla bir uzlaşı içerisinde olmak zorundaydı her daim. Hukuk, bürokrasi, ticaret her zaman önemliydi elbette ama kenti gerçekten taşıyan, tarlaları süren, pazarda alışveriş yapan ve tapınakta dua eden sıradan insanlardı.

Babil halkı gökyüzünü izledi, takvimler hazırladı, mevsimleri takip etti, hastalıkları inceledi, altmış tabanlı sayı sistemini yarattı, ki bugün hâlâ saat ve açı ölçümlerinde kullanılır, gözlemlerle gezegenlerin yörüngelerini kaydettiler, hekimler bitkisel çarelerle yaşamı korudular, matematikten astronomiye, tıptan takvime kadar çok izler bıraktılar insanlığa.

Hammurabi sonrası devletin en güçlü ve en tanınmış hükümdar siması Kral Nebukadnezar'dır. Devleti zirveye taşımış hem askeri başarıları ve hem de mimari projeleriyle tarihe geçmiştir. Kudüs’ü kuşatarak Yahuda Krallığı’nı yıkmış, halkının büyük bir kısmını Babil’e sürgüne göndermiştir. Tevrat’ta Babil Sürgünü olarak anılan bu olay, tarihte derin izler bırakmıştır.

Nebukadnezar aynı zamanda Babil kentini büyük bir kültürel ve mimari merkez hâline getirmiştir. İştar Kapısı, tapınaklarının restorasyonu, devasa surlar ve özellikle efsanevi Asma Bahçeleri, ki Antik Dünyanın Yedi Harikası arasında yer alan ve varlığı kesin olarak kanıtlanmamış efsanevi bir yapıdır, onun dönemini işaret eder.

Yaklaşık kırk üç yıl süren hükümdarlığı sonra Babil İmparatorluğu hızla zayıflamış ve Milat öncesi beş yüz otuz dokuz yılında Persler tarafından ele geçirilmiştir.

Fırat nehri olgun, sessiz, telaşsız ve her zaman çamurlu bir şekilde şehrin surlarının gölgesinde akmaya devam etti, ama bundan böyle Pers hükümdarı Büyük Kiros için.

24 Eylül 2025

İlk İmparator Sargon


Kavruk vadilerin kızıl kumları üzerinde yankılanan hüzünlü türkülerle başladı hikâye. Çölün göçebe kabileleri kum tepelerinin ve güneşin kavurucu nefesinden uzak vadilerin bile ötesine, uzakların da uzağına gidecek ve yeni yaşam umutlarını arayacaklardı. Gizli ve az sayıdaki su kaynaklarında geceleyerek nihai buluşma yerine geldiler, göç buradan başlayacaktı.

Toplandılar, pek çok diğer göçebe kabilelerle bir araya geldiler, anlaşmazlıklar ve kavgalar unutuldu. İyi kötü tüm hatıralarını çölün rüzgârlarına savurdular. Zamanla, nesillerle kavruk vadilerde tozlu birer efsaneye dönüştü bu insan hikayeleri.

Geçici kamp yeri deve sidiği, yanık çalı çırpı ve ter kokuyordu. Yeni günün ilk ışıkları yükseldiğinde toplanmış hazır kervanlar yola sessizce döküldüler. Günlerce haftalarca aylarca belki de bir ömür sürecek yolculuk, kim bilir. Yol uzun yol bilinmez, gün içinde kayalar ve kumlar kaynıyor, oysa gece yıldızlar altına sığınan insanların iliklerine işleyen dondurucu soğuk hüküm sürüyordu çölde.

Kavimler kavruk çöllerini bir hayalin uğruna terk ettiler ve Milattan önce üç binli yıllarda çölü geride bırakıp Dicle ile Fırat’ın bereketine doğru yola koyuldular.

Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan geldiklerine inanılan Orta Doğu halklarından biri olan Akadların ataları, sulanabilir ovaların çekimine kapılarak Mezopotamya’nın bereketli topraklarına yerleştiler. Sümer kentlerinin yakın çevresine inen bu göçmenler grubu, sulama kanallarında, tarlalarda ve tapınak inşaatlarında ucuz iş gücü arayan Sümer yöneticileri tarafından sevinçle karşılandı. Böylece Akadlar, Sümer ülkesine hizmet eden bir emek kaynağı olarak topluma dahil oldular.

Kentlere yerleşen Akad aileleri ise, özellikle önemli şehirlerin dış çevre mahallerini doldurdular. Sulama kanallarının onarımı, yeni kanallar kazılması, depoların düzenlenmesi, tahıl hasadı, hamallık işleri onların omuzlarındaydı.

Göçmenler zamanla yerelleşmeye, tapınaklardaki ayinlere katılmaya, adaklar adamaya, çivi yazısını kullanmaya başladılar ve resmi kayıt tutmayı öğrendiler. Kendi dillerini korurken Sümerce terimleri benimsediler ve hatta çivi yazısını kendi dillerine de uyumlayarak iki dilli bir ortam ve sokak dili yarattılar. Tapınak görevlileri ve saray bürokratları arasına da kabul gören bu grubun seçkinleri, yerel halk içerisinde güçlü ve görünür bir toplumsal tabaka dahi oluşturdular.

Akad halkının sosyal uyumu ve ekonomik olarak güçlenmesi beraber toplumsal yapıdaki yükselişi, onları sadece işçi olmaktan çıkarıp yerel liderler olabilmelerine de olanak tanıdı. Kendi içlerinden çıkardıkları liderleri, bölgenin artık vazgeçilmezi olan siyasi boşluk alanlarını da değerlendirerek etki alanlarını genişlettiler. Böylece bir adım daha ileri giden Akadlar, Sümer kentlerinin etrafında küçük ve iç işlerinde bağımsız krallıklar kurmaya başladılar.

Sümer halklarının ve liderlerinin kendi aralarında siyasal olarak uzlaşamıyor ve dolayısıyla birleşemiyor olmaları, şehir devletleri arasındaki bitmez tükenmez rekabet ve kıskançlıklar, merkezi bir yönetimin oluşamamasına ve aslında bir tür ölümcül siyasi bulaşıcı toplumsal hastalık yarattı. Akad liderleri ise, bu dağınık siyasi yapının ve kavgaların kendilerine yarattığı kaçınılmaz fırsatı değerlendirerek, etki bölgelerinde katlanarak artan bir ün ve güç kazandılar.

Milat öncesi iki bin üç yüzlü yıllara gelindiğinde hor görülen eski göçmen toplulukları, yerel yönetimin hâkimiyeti altında yaşayan küçük krallıklar haline gelmişlerdi. Şehir devletleri aralarında ayrışırken, bu krallıklar göçmen olmanın verdiği yabancılaşma ve muhacirlik duygularıyla birbirlerine daha sıkı yaklaşıyorlardı. Aralarında doğan bekleyiş ve toplumsal olgunlaşma dönemi, milat öncesi iki bin üç yüz otuz dört yılında, onlardan bir saray görevlisinin darbe yapmasıyla son buldu.

Efsaneye göre o saray görevlisinin annesi bir rahibeydi. Yasak bir ilişkiden hamile olduğunu öğrendiğinde, yeni doğan oğlunu kamıştan örülmüş bir sepete koydu. Sepeti ise ziftle kaplayıp su geçirmez yaptı ve bir akarsu akıntısına bıraktı. Sepet bölgedeki bir ırmağa düştü ve akıntı onu su çeken bir çiftçiye kadar ulaştırdı. Adam bebeği özenle sudan çıkarıp kendi oğlu gibi büyüttü. Çocuk önce sarayda bahçıvan, sonra şehrin ordusunda subay oldu. İşte bu tanıdık hikâyenin sahibi, yukarıda bahsettiğimiz darbe yapan saray görevlisi ve tarihin ilk imparatoru olan Sargon'dur.

O Kendisine öylesine güçlü bir ilişki ağı kurmuştu ki; önce birkaç hamle ile günümüzde Irak’ın Bağdat kenti yakınında bulunan Kiş şehrini ele geçirmiş ve ardından Fırat Nehri’nin batı kıyısındaki düzlüklerde bulunan Agade merkezli yeni bir saltanat temelini atmıştır.

O'nun iktidara yükselişi, halkının bağımsız bir güç olarak tarih sahnesine çıkışını simgeler. Kurduğu imparatorluk, sonraki yüzyıllarda bölgenin siyasi kalıplarını belirleyecek, ana dili ve kültürü ise bölge genelinde prestij kazanacaktı.

Merkezi bir bürokrasi ve daimî ordu kurarak tarihin ilk çok uluslu imparatorluğunu oluşturmuş oldu. Sümer şehir devletlerini ardı ardına ele geçirdi ve sınırlarını Basra Körfezi’nden Anadolu’ya kadar genişletti. Bu yenilikçi devlet modeli, tapınak merkezli şehir düzenini geride bırakıp, güçlü krallar iktidarı dönemini getirdi.

Saltanatı boyunca merkeziyetçi bir yönetim yapısı inşa etti. Hükümranlığı altındaki farklı bölgelerin yöneticilerini saraya bağlı memurlarla değiştirdi, ticaret yollarını güvence altına aldı ve Akad dilini tüm imparatorlukta ortak resmi dil olarak benimsetti Böylece sadece askeri değil, aynı zamanda idari ve kültürel bir birlik de sağlamış oldu.

Ancak imparatorluğun Sargon sonrası yükselişi ve milat öncesi iki bin yüz elli dört yılında çöküşü peş peşe oldu. Kısacası bir yüz yılın biraz üzerinde yaşayabilen saman alevi bir imparatorluk olarak tarihteki yerini aldı.

Sargon’un bürokrasi anlayışı hem vergi toplama hem de tarımsal kaynak dağıtımının tek bir merkezden düzenlenerek devletin gücünü, öngörülebilirliğini ve istikrarını arttırdı. Daimî ordu kurarak hem iç ayaklanmaları bastırdı ve hem sınır ötesi seferlerle genişleme politikasını sürdürdü. Orduyu beslemek için organize edilen sistem, lojistik hatlar ve kışlalar aracılığıyla sonraki imparatorlukların askerî altyapısına temel yarattı.

Çivi yazısının her iki dil için uyarlanmış olması, diplomatik yazışmaların, yasal belgelerin ve arazi tapularının standartlaşmasına olanak sağladı. Ülke genelinde tutulan idari kayıtlar, ticaret sözleşmeler, tapu kayıtları gibi pek çok belge ve uygulama, başka medeniyetlere örnek oldu ve yazı teknolojisinin uzak coğrafyalara yayılmasını hızlandırdı.

Akad sanat ve politik anlayışındaki heykelcilik tarzı, zafer anıtı geleneğini yarattı. Dönemin kabartma ve dikili taşları, askeri zaferleri ve politik iktidar başarılarını halka hatırlatan tarihin ilk örnek anıtları ve aynı zamanda mimari süsleme sanatına da öğreti kaynağı oldu.

Sargon iktidar gücünü korumanın sadece silahla mümkün olmadığını biliyordu. Mutlak istikrarın farklılıkları bastırarak değil ama, toplumda çeşitliliğe yer açarak sağlanacağına inanıyordu. İşte bu sebeple, farklı halklara aynı anda hükmettiği için ufak bir alanda kurduğu devlet ilk imparatorluk olarak kabul edilmektedir bugün.

Evet... ağaçtan üç elma düşmüş; biri bu yazıyı ilk okuyana, biri sana ve biri de bana...

20 Eylül 2025

Soylu Lordların Kadim Ülkesi

Bir savaş esiri ve özgürlüğünü satın almaya çalışan bir köleydi O. Bu sabah yine günün ilk aydınlığı düşmeden uyandırıldı diğer tüm köle işçiler gibi. Hep beraber tepeden aşağı indiler ve ilk iş nehir sularını kanallara doğru saldılar. Bugün tarlalarda çok iş vardı yine, yabani otlar temizlenecek ve tohum ekilecekti.

Gün ağardıktan hemen sonra, köyün kerpiç evlerindeki ocaklardan dumanlar tırmanıyordu gökyüzüne. Kadınlar fırınların başına geçmişlerdi bile, piştikçe hamurlarına susam taneleri serpiştirdikleri ekmeklerin kokusu daha da çok sarıyordu köyü.

Erkekler tarlalara giderken, nehir kıyısındaki iskelelerden gürültüler ve bağırışlar yükseliyordu. Yüklü tekneler peşi sıra yanaşıyor ve mallar kil tabletlerde kayıtlara geçirilerek, ambarlardan arabalara yükleniyordu. Tapınağın hazinesi, çevresindeki depolara ve silolara titizlikle istiflenmek üzere hazırlanıyordu.

Çarşının arkasındaki atölyelerde, demir ustaları son dokunuşlarını yapıyor, sonrasında kaplarını cilalıyorlardı. Alev sıcaklığına vurdukları her çekiç darbesi ustalıklarını gösteriyordu. Dokumacılar boyadıkları yünlü kumaşları hayata katarken çıraklar, takas edilecek malları tahta tezgahlara diziyorlardı.

Bugün şehirde bölgenin büyük pazarı var. Çevredeki tüm köylerden akın akın kalabalıklar halinde gelecek insanlar ve şehirdeki her köşe dolup taşacak. 

Ticaret yalnızca mal değiş tokuşuyla sonuçlanmıyordu. Bazı durumlarda hesap kitap işlerini, basit sözleşmeler ve hukuk kuralları ile tanımlamak ve kil tabletlere de kazımak gerekiyordu. Önemli değiş tokuşlar, toplumun ahengini ve yaşamın merkezi tapınak çevresinde oluşan ekonomiyi koruyan bir anlaşmayla pekiştiriliyordu.

Pazarın bereketi, şehre can veren bir bayram yeri gibiydi ve tapınak muhakkak bu kutlamadan nasibini alırdı. Komşu yerleşimlerden gelen ziyaretçiler, adımlarını muhakkak kutsal avluya da atacaklar ve dualarını tanrılara sunacaklardı. Rahipler şafakla birlikte kurbanlıkları hazırlamış, tanrılara yakılan tütsü dumanı eşliğinde gün boyu devam edecek ilahileri okumaya koyulmuşlardı bile.

Yazıcı okullarından gençlerin neşeli çığlıkları duyuluyordu. Öğrenciler, çamur tabletlere çivi yazısının işaretlerini kazıdıkça akıldan geçen sözcükler ses buluyordu. Aynı zamanda geometri ve astronomi bilgileri de onların zihinlerine işleniyordu. Tapınağın günlük ticari notları ve vergi kayıtları da tabletlere işleniyordu bir diğer taraftan.

Sümerler kendilerine Kengerler derlerdi. Ayrıca ülkelerine Soylu Lordların Ülkesi, halkına ise Siyah Başlı İnsanlar. Milat öncesi üç binli yıllar bitip, iki binli yıllar başlarken Mezopotamya’da dört şehir devleti öne çıkıyordu; Uruk, Eridu, Ur ve Lagaş. Neredeyse sonraki yüzlerce yıl boyunca, dönemler halinde barış ve çatışmalarla dolu süreçler yaşandı bu topraklarda. Şehir krallarının yükselip, düştükleri politik zeminler oluştu. Kısacası oldukça uzunca bir süre siyasi bir karmaşa hâkim oldu bölgeye.

Milat öncesi iki binli yıllara girildiğinde Sami dilini konuşan ve Arap yarımadasından gelen Akad halkı çıktı sahneye. Önce Sümer ülkesinde hizmetliyken, daha sonra artan nüfusları sayesinde güce sahip olan bu kavim, önce Mezopotamya’nın kuzeyine ve sonrasında isyankâr komutan Sargon ile ülkenin tümüne sahip oldular. Sargon ile Akdeniz kıyılarına ve kuzeyde güney doğu Anadolu'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı egemenlikleri altına aldılar. Ancak kabaca bir çeyrek asır bile olmadan tarihin ilk imparatorluğu, iç çekişmeler ve saldırılar sonucunda çöküş sürecine girdi.

Akad imparatorluğunun yıkılışının ardından yeniden saman alevi gibi canlanan ve rönesansını yaşayan Sümer kent devletleri ve medeniyeti, milat öncesi iki binli yılların hemen başında kuzeyde Babil'in yükselişiyle kalıcı olarak son buldu.

Ancak oluşan Sümer etkisi uygarlıkları kuzeyde devam etti. Hani yukarıda dedim ya, bu Siyah Başlı İnsanlar'ın nereden geldikleri çok belli değil ama, yerelde bulduklarını fazlasıyla geliştirerek bir uygarlık hikâyesi yarattıkları kesin.

Sulu tarım için kanallar tasarladılar. Taş ve tuğla ile ev, şehir surları, depolar ve tapınaklar inşa eden bir mühendislik yarattılar. Kurdukları şehirler; gelişen refah ve artan nüfus ile sadece ev topluluklarından öteye, üretimin, inancın, bürokratik ve toplumsal düzenin var olduğu yaşayan sosyal yapılara evrildi.

Tarım ürünlerinin ve koyun sürülerinin miktarını bilmek, emeğin karşılığını ve oluşan vergiyi hesaplamak için kayıt tutulurdu. Böylece yazıyı, Çivi Yazısını geliştirdiler. Ayrıca bürokrasi ve merkezileştirilen yönetim şekliyle, hukuk ve kanunların temeli atıldı.

Mezopotamya’nın halklarının yarattıkları ortak uygarlık seviyesi; şehir yönetiminden mimariye, ticari anlaşmalardan hukuk davalarına, kanunlardan bilime, tarımdan astronomiye, matematikten takvim hesaplarına, altmış tabanlı zaman birimine, ticaret yollarından liman kentleri imkanlarına, bakır ve tunç ürünlerden renkli cilalı çanak çömleklere, tanrıların kutsal öykülerinden Gılgamış Destanı gibi epik hikayelere, dini ritüellerden mitolojiye kadar insanoğlunun gündelik yaşamına pek çok şey kattı.

Sümer şehir devletleri tek bir devlet olamadılar ama oluşturdukları sosyal ve yönetsel sistem, tarihe ilham kaynağı oldu ve pek çok alanda izleri hala bugün bile yaşamaktadır.

O insanların uygarlığa attıkları tohumlar hala filiz veriyor.

18 Eylül 2025

İki Nehir Arasındaki Ülke

O'nun adı yok. Kim olduğunun, yaşının, erkek mi kadın mı olduğunun da önemi yok aslında. Yetişkin bir erkek ise muhtemelen yorgun ve bıkkın olduğu tahmin edilebilir, aynı zamanda zeki ve gözlemci olduğu da.

Geçen gün mızrağını kuşanmış antilop peşine düşmüştü ki, yol kenarındaki o yabani otu fark etti. Tohum dolu birkaç sapı çantasına atıvermişti. Bu sabah erken saatte, toprağa çizdiği derin yarığa atınca onları, bugünden neredeyse on iki bin yıl önce insanlığın kader çizgisini tamamen değiştirdi farkında olmadan. Artık bir adı var, O ilk çiftçi.

O'nun ihtiyaçları inanılmaz derecede basit ve sıradan; uyurken güvenli olacağı bir barınak hayalinde ve karnının doymasını istiyor. İşte böyle başlıyor İnsanoğlunun bildik ve bugünlere dek uzanan yeni dönem hikâyesi, bu sebeple su ile toprağın buluştuğu yere yerleşti. Kendisini nehirlerin sulak deltalarının yakınında buldu bir süre sonra, çünkü nehir yaşamın ta kendisiydi.

Gezegenin benzer köşeleri; Nil deltası, İndus’un kıyısı, Sarı Irmak veya orta Amerika düzlüklerinde bolluk için, bereket için sunulan ürünlerle tanrılara yönelirdi sabah saatlerinde insanlar. Ama tüm bu coğrafyalar arasında bir tanesi var ki biricik; Mezopotamya, iki nehir arasındaki ülke.

Dicle ve Fırat yalnızca su getirmez bu topraklara; zamanı ve uygarlığın ilk yapı taşlarını da taşıyorlardı o zaman. Her taşkınla toprak canlanıyor, nehir çekildikçe verim katlanıyordu. İnsanın tarımdan mimariye, dinden yazıya uzanan binlerce yıllık yolculuğu burada böyle başladı.

Günümüzden yaklaşık on iki ile sekiz bin yıl öncesi aralığında, dört bin yıl boyunca bölgede yerleşik hayatın ilk adımları atıldı. Yarını her zaman güvensiz olan avcı ve toplayıcı yaşam tarzı, daha güvenli ve konforlu bir yaşam şekline doğru evriliyordu, yerleşik hayata geçiş tarımla başladı.

Taşkınlarla zenginleşen topraklar refahı getirdi ve doğal olarak beraberinde nüfusu da arttırdı. Buğday, arpa, baklagiller ekilmeye ve koyun, keçi ve sığır evcilleştirilmeye başlandı. Bu durum besin tedariği sürekliliğini olanaklı kıldı ve böylelikle sürekli kalıcı barınma ve güvenlik ihtiyacı da belirginleşti bir diğer taraftan.

İlk evler yuvarlak planlı, taş temelli kerpiç barınaklardı. Bölgede kurulan küçük köyleri önce daha büyükleri ve daha sonra ilk kasabalar takip etti. Bu bir dönüşümdü ve bu dönüşümün düşünsel, toplumsal ve ekonomik temellerini de atıyordu bir diğer taraftan. Tarım, hayvancılık, çanak çömlek üretimi yanında din kavramı bu sürecin mihenk taşları oldular.

Sonraki birkaç bin yıl, bölgede gelişmekte olan uygarlık seviyesi açısından çok önemlidir. Öncelikle verimli alüvyon topraklar üzerinde kurulan köylerdeki tarımı destekleyen sulama kanallarının kazıldığını görüyoruz. Bu durum yerel topluluklar adına pek çok şey ifade eder. Basit anlatımla; tarımda verimin yükseldiğini, tarımsal ürün çeşitliliğinin arttığını, mimari tasarımın geliştiğini ve inşaat imalatında beceri artışını öngörebiliriz. Sosyal açıdan ise; toplumsal iş bölümünün, yönetsel düzenin ve ortak çalışma kültürünün adımları atılmaktaydı.

Bölge halkları, tarım sayesinde besin üretimini artırırken, inşaatında ehlîleştikleri yuvarlak veya dikdörtgen kerpiç evlerde yaşamlarını sürdürür oldular. Çok odalı büyük kerpiç yapılar, çevrelerine yapılan hendek ve duvarlarla korunan köyler, nüfus artışını ve gelişen karmaşık mimari ihtiyacını gösteriyordu. Sosyal yaşam gelişiyordu.

Çömlekçiler renkli, geometrik desenli sivri dudaklı kaplar üretiyorlardı. Seramik üretiminde büyük sıçramalar oluyor ve üretilen kaplar, kuzey Mezopotamya’dan Akdeniz’e kadar ulaşıyordu. Ayrıca mermerden oyulan kaplar ve kilden yapılan bereket timsali kadın heykelcikler usta işiydi. Tahıl depolarının kayıtları obsidyen ve lapis lazuli gibi uzak bölgelerden gelen değerli taşlarla ilgili notlar ile doluydu. Bu durum geniş ticaret ağlarının varlığına da işaret ediyordu.

Zaman ağır da olsa akıyor ve birtakım insan toplulukları farklı gelişmişlik seviyeleri gösterebiliyorlardı. Bazı topluluklar yarattıkları teknolojik gelişmişlik ve farklılıklar sayesinde ince cidarlı, çok renkli geometrik desenli boyalı seramikler yapıyorlardı.

Köy ölçeğinde tarıma dayalı yerleşik hayat, yarı göçebe hayvancılık ve avcılık toplayıcılıkla yan yana yaşanıyordu. Kişisel mülkiyeti işaret eden mühürler, potansiyel bir hiyerarşik yapıyı gösterirken, genelde eşitlikçi sosyal topluluk düzeni hâkimdi.

Milat öncesi dördüncü bin yıla girerken, Sümer iktidar döneminin eşiğindeyiz artık; tarım köyleri, toplulukların kanallar kazarak kuru tarımdan sulu tarıma geçmesiyle derin bir sosyal ve ekonomik dönüşüm yaşadı. Sulama şebekeleri sayesinde tahıl üretimi ve hayvancılık hızla arttı ve tapınak alanları oluşturmaya ihtiyaç duyulacak kadar nüfusu çoğalan yerleşimler oluştu.

Gündelik yaşamın ve yaşam alanlarının merkezine din ve yönetimsel konularda görev gören büyük tapınaklar yer alıyordu artık. Bu binaların çevresi, yönetici sınıf tarafından ele geçirilmişti. Onlar üretimi denetliyor ve farklı öte bölgelerle ticari bağlantı kolonileri kuruyorlardı. Böylelikle gerekli tüm hammadde, değerli taşlar, kumaşlar yerleşimlere akıyordu.

Din adamı, tüccar, asker köylü gibi toplumsal sınıflar doğmaktaydı. Erzak depolarında tapınak malları mühürlü olarak kayıt altına alınıyorlardı. Bu yönetsel uygulama, ileride gelişecek olan yazılı kayıt sisteminin ve yazının ön adımlarıydı.

Mezopotamya, "İki Nehir Arasındaki Ülke" daha yeni yeni çıkıyordu tarih sahnesine.

12 Eylül 2025

Tufan

Adam sabah daha gün ağarmadan uyandı. Toprağa dokunduğunda nemliydi, ama yağmur değildi buna sebep. Son zamanlarda denizin sesi eskisinden farklı, gürültüsü neredeyse ürkütücüydü. Eskiden dalgalar uzaktan gelip kıyıda kırılır, sonra geri çekilirdi. Ama şimdi sanki meydan okur ve toprakla savaşır gibi üzerlerine geliyordu, köyün yamacına kadar ilerlemişti bile.

Aşağı köydekilerin hali gerçekten içler acısıydı. Deniz her şeyi yutmuş, sular altında bırakmıştı: evler, patikalar, o koca ağaçlar. Şimdilik adamın evinin önündeki ceviz ağacı ayaktaydı; kökleri günden güne daha derin suya gömülüyordu. Adam korkuyordu elbette, ama daha çok derin düşünceler içindeydi. Bu kadar büyük, sert ve kalıcı bir değişime karşı insan ne yapabilirdi?

Kaçtılar... Boğulmak yerine herkes içerilere çekildi ve hikayeleriyle beraber oradan oraya savruldular.

Bu topraklara yıllardır tutunan insanlar, hayatta kalma içgüdüsüyle dağlara doğru yol aldı. Suyun altında kalan köylerden uzaklaşırken ellerindeki az sayıda eşyaya sarıldılar.

Son Buzul Çağı’nın en derin döneminde, küresel deniz seviyesi bugüne kıyasla yüzlerce metre alçaldı. Bunun en temel nedeni, buzulların karalar üzerinde devasa su kütleleri olarak birikmesiydi. Okyanustaki su buharlaşıp karalara yağdı, soğudukça buzulları oluşturdu ve geriye dönemeyen bu su deniz seviyesini düşürdü. Bu süreç boyunca kıyı çizgileri kilometrelerce açığa taşındı, denizler çekildi.

O çağda Akdeniz hâlâ bir denizdi ama onun kuzey havzaları daralmış, ya tuzlu ya da tatlı su göllerine dönüşmüştü. Marmara bölgesinin İstanbul ve Çanakkale boğazları ise bugünkünden çok daha dar, hatta bazen kuru geçitlerdi. Karadeniz ise tuzlu deniz özelliği olmayan bir tatlı su gölüydü.

Sert çevre koşulları, insan için avcı-toplayıcı düzen hayatının esasını oluşturuyordu. Su kenarlarına, vadilerin ağızlarına ve yüksek platolara barınaklar kurdular. Bazıları çadırla yaşadı, bazıları taş duvarlı geçici yapılar inşa etti. Mağara ve kaya oyukları da sığınak oldu. Kalıcı yerleşimler yerine mevsime bağlı kamp alanları tercih ettiler. Hayat, hareket ve av peşinde koşmak üzerine kuruluydu. Bugün bugün, yarına yarın bakarız.

Yaklaşık on iki bin yıl önce ise iklim ısınmaya başladı ve buzullar hızla eridi. Birikmiş buzulların erimesiyle yükselmeye başlayan deniz suyu seviyesi, beş bin yıl içinde bugünkü düzeyine ulaştı. Deniz, düşük kaldığı vadileri ve geçitleri tekrar doldurdu. Böylece Cebelitarık, Çanakkale ve İstanbul boğazları sular altında kaldı. Bu boğazların açılması, Atlas Okyanusu, Akdeniz, Marmara ve Karadeniz havzalarını birbirine bağladı.

Cebelitarık Boğazı’nın sığ eşik derinliği, Akdeniz ile Atlas Okyanusu arasında su alışverişini belirleyen kritik bir eşikti. Okyanus tarafında eriyen buzullar deniz seviyesini yükselttikçe su yavaşça bu eşiği aştı. Zamanla okyanus suları Akdeniz havzasını tamamen doldurdu. Akdeniz’in tuzluluk oranı ve kıyı ekosistemleri bu doluşla hızla değişti.

Akdeniz su seviyesi yeterince yükseldiğinde, Ege’nin suları Çanakkale Boğazı’ndan Marmara’ya aktı. Marmara havzası gölden deniz kimliğine büründü. Marmara’daki yükselen sular İstanbul Boğazı’nı da aşıp Karadeniz havzasını doldurmaya başladı. Tatlı su gölü olan Karadeniz’e aniden tuzlu su doluşu yaşandı. Bu ekolojik şok, bölgenin karakterini derinden etkiledi.

Antik Yunan toplulukları, Akdeniz’in hızlı doluşunu doğal bir olaydan çok tanrısal bir eylem olarak yorumladı. Poseidon’un öfkesi dalgaların kabarması ve kıyıların yutulmasıyla özdeşleşti. Deniz seviyesinin yükseldiği dönemlerde tanrıya tapınaklar dikildi. Fırtınalar dindikçe ve sakin sular yollandığında boğa ve at kurbanları adandı. Bu ritüeller, deniz tanrısının öfkesini yatıştırma yolu oldu.

Mezopotamya’da Utnapiştim’in tufandan korunmak için inşa ettiği gemi, Tigris ve Fırat’ın taşkınlarına dair kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyelerden beslenir.

Nuh’un gemisi ise yedi gün yedi gece süren yağmurların ardından Cudi Dağı’na oturur. Bu ortak öyküler, farklı coğrafyalarda su yükselişini insan kibri veya tanrıların öfkesiyle ilişkilendirir.

Anadolu’nun bataklıklarından Karadeniz havzasına su doluşu, yaklaşık sekiz bin yıl önce yaşanan trajik göçlere ilham kaynağı oldu. Göç eden topluluklar kuşaktan kuşağa ve elbette biraz da köpürte köpürte dehşet dolu anılarını aktardılar. Bu coğrafi şok, tüm bölge kültürlerinde “Büyük Tufan” motifine dönüştü. Ortak hafıza, deniz seviyesindeki keskin yükselişlerin efsaneleşmiş hikâyelerini, suyun arındırıcılığı yanındaki yıkıcı gücünü ve kahramanlarını yaşatıyor.

Bu anlatılar, coğrafi gerçeklerin efsaneleşmiş yüzlerini sunar. Jeolojik süreçlerin yarattığı su taşkınları, insan topluluklarını hem çaresiz bırakmış hem de yeni yaşam alanlarına yönlendirmiştir.

Cebelitarık, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının ardı ardına kırılması, evrensel felaket ve yeniden doğuş temalarını pekiştirdi. Su taşkınları, insanlık tarihinin ortak felaket ve umut öykülerine dönüştü. Böylece jeoloji ve mitoloji iç içe geçmiş oldu.

9 Eylül 2025

Evren Modelleri

Rahip tapınağın soğuk taş avlusunda ayakları çıplak, gözleri göğe dönük öylece duruyordu. Baktığı yıldızlarla bezeli karanlık, yeryüzünün üzerinde ışıl ışıl bir kubbeydi sanki. Elindeki lambanın titrek ışığında, kutsal ay tanrısı gölgeler arasında titriyor gibiydi. Yıldızların sonsuz yolculuğunu izledi. Gökteki uçsuz bucaksız düzen, toprağın çizgileriyle buluşuyor ve insan kalbi ile arasında görünmez bir köprü kuruyordu. O düşüncelerini daha da derinleştirdi; "Evren nefes alıp veren bir canlı ve insan ise bu koca düzenin ruhuna tutunmuş zayıf bir yaprak." Dudaklarından bir ilahi döküldü; “Gökyüzüyle yeryüzü bir bütün, insan da bu bütünün tınısı..." Melodideki huzur, duvarların taşlarına süründü ve gecenin karanlığını kutsadı. O kubbenin nasıl bir yer olduğunu hakikaten çok merak ediyordu.

Tarih öncesinden beri ve özellikle medeniyetin beşiği Bereketli Hilal uygarlıkları, gökyüzüne hep anlamlı bir merak duydular. Güneş’in, Ay’ın, gezegenlerin ve yıldızların hareketleri mevsimleri, tarımı, zamanı ve mitolojiyi düzenleyen birer kılavuz oldu onlar için. Yaptıkları gözlemler ile Evrenin nasıl işlediğine dair ilk modelleri dahi yarattılar. Eski Mezopotamya, Mısır ve Yunan’da gök cisimleri tanrılar ile özdeşleştirildi. Dünya'yı Evren'in merkezine, gök cisimlerini ise onun etrafında olduklarını düşündükleri kat kat küresel tabakalara dizdiler. Merkezinde Dünya'nın olduğu bir Evren modeli.

Antik Yunan’da Pythagoras milat öncesi altıncı yüzyılda evreni matematiksel uyum ve ritimle, bir yüz yıl sonrasında ise Platon gök cisimlerini sabit hızda dönen küreler olarak tanımladı. Milat öncesi dördüncü yüzyılda ise; Eudoksos iç içe geçmiş çok sayıda küreyle gezegen hareketlerini açıklamaya çalıştı. Aynı dönemde Aristoteles evreni sonlu, durağan ve küresel katmanlardan oluşan bir bütün olarak tanımladı. Bu model, değişmeyen ve mükemmel kabul edilen gök küreleri ve altında değişken, kusurlu bir Dünya ’dan oluşuyordu.

Milat sonrası birinci yüz yılın sonunda doğan Batlamyus, ki İskenderiyeli bir matematikçi ve astronomdur. Antik dönemin en etkili bilim insanlarından biri olarak kabul edilir, yarattığı özellikle Dünya merkezli Evren modeli ve coğrafi koordinat sistemi ile tanınır. Gök cisimlerinin hareketlerini açıklayan kapsamlı bir astronomi kitabı da yazmıştır. Batlamyus’un modelleri, Kopernik’in Güneş merkezli sistemine kadar hem İslam dünyasında hem de Avrupa’da geçerli kabul edilmiştir. Özellikle yazdığı astronomi kitabı, Rönesans dönemine kadar astronominin en temel kaynağı olmuştur.

Orta çağ İslam âlimleri, pek çok çalışmayı Arapçaya tercüme ettiler, yorumladılar ve geliştirdiler. İbn Sînâ ve El-Bîrûnî gibi düşünürler, gök mekaniği üzerine eleştirel metotlar öne sürdüler. Bu dönemde astronomik gözlemevleri kuruldu, astronomik tablolar güncellendi. Ancak genel kabul olan Dünya merkezli Evren modeli, hiçbir zaman kökten terk edilmedi.

On altıncı yüzyılda Kopernik Güneş merkezli evren modelini ortaya koydu. Dünya, diğer gezegenler gibi Güneş etrafında dönen sıradan bir gök cismi olarak konumlandırıldı, Evren yine sonlu ve durağan kabul edildi. On yedinci yüzyıl başında ise Kepler gezegenlerin yörüngelerinin elips olduğunu kanıtlayan üç hareket yasasıyla Evreni sabit dairelerden kurtardı. Sonrasında ise Newton, evrendeki kütleçekim yasalarını ve hareket kanunlarını tanımlayan matematiksel modelini geliştirdi; yine uzay ve zaman mutlak, sonsuz ve durağan sistemler olarak kabul edildi.

Yirminci yüzyıla geldiğimizde Einstein Genel Görelilik Teorisi’ni kullanarak Evrenin geometrik modelini oluşturdu ki, yine ve yeniden evrenin durağan ve homojen olduğu varsayıldı. Sonrasında ise bir şeyler değişmeye başladı, Friedmann ve Lemaître Einstein denklemlerini kullanarak Evrenin dinamik ve genişleyen bir yapıya sahip olduğunu öne sürdüler; Lemaître hipoteziyle Büyük Patlamanın temelini attı.

Babasının avukat olmasını istediği halde astronom olmayı seçen Edwin Hubble, Fransız yapımı ve içi hava kabarcıklarıyla dolu bir mercekle çalıştı. Geceler boyu bir noktayı takip etti. Sonunda Einstein’ın en büyük hatası olarak kabul ettiği, galaksilerin birbirlerinde uzaklaştığını ve dolayısıyla evrenin genişlediğini saptadı. Georges Lemaître, genişleyen evren fikrini Büyük Patlama teorisiyle birleştirdi. Kozmik mikrodalga arka plan ışıması, bu modelin en güçlü kanıtı oldu.

Kıssadan hisse; İlk mitolojik betimlemelerden matematiksel modellerin yükselişine, klasik mekanikten kuantum ve görelilik temelli dinamik açıklamalara, paralel evrenlere, balon evrenlere uzanan bu tarih, insan zihninin gökyüzünü anlamlandırma tutkusunu gösterir. Her model bir öncekini daha geniş bir kapsam ve derinlik içinde aşmış, evren algımızı sürekli dönüştürmüştür.

5 Eylül 2025

Paradoks

Her şeyin başında Evren'de işler epey karışıktı. Titanların lideri ve en gençleri olan Kronos, babası Uranüs’ü tahtından indirdi önce. Ama sonra onu sarsacak bir kehanet duydu; kendi çocuklarından biri de bir gün onu devirecekti. Bunun üzerine, eşi Rhea’dan olan çocuklarını doğar doğmaz yutmaya başladı. Fakat durumdan sıkılan acılı Rhea en küçük oğlu Zeus’u gizlice sakdı. Zeus büyüdü, bir gün kehaneti gerçekleştirdi ve babasını tahtından indirdi. Olimpos dağında tanrı olmak tam böyle bir şey işte; aldatma, dedikodu, kehanet, entrika bitmez ve kaygan zeminde güç sürekli el değiştirir.

Zeus, dağın tartışmasız hâkimi oluyor olmasına ama bu sefer de onu bekleyen başka bir kehanet var; Eşi Metis’ten olacak çocuk, bir gün Zeus’u devirecekmiş. Zeus da bu felaketi önlemek için Metis’i yutuyor. Böylece doğumun hiç gerçekleşmeyeceğini düşünüyor. Ama kadındaki bilgelik kolay kolay pes etmiyor ve Metis, Zeus’un zihninde yaşamaya devam ediyor. Ona sürekli akıl, sezgi ve strateji fısıldıyor. Ta ki bir sabah Zeus’un alnında dayanılmaz bir ağrı patlayana kadar… Sonra birdenbire bilgelik, zekâ ve savaş sanatı tanrıçası Athena, tam donanımlı bir savaşçı olarak Zeus’un kafasından doğuyor. Acıya bak, eski eş Metis'in intikamı böyle bir şey işte; bazen soğuk yenen bir yemek gibi.

Zeus ne Metis’i özgür bırakıyor ne de kehanete boyun eğiyor. Ama ne yaparsa yapsın, en beklemediği anda kehanet yine de gerçekleşiyor. Mitolojinin en güzel tarafı da bu paradokslar kanımca. İlk bakışta mantıklı gibi görünen Zeus’un kararı, aslında derin bir çelişki barındırıyor.

Gelelim asıl paradoksa. Daha önce bahsettiğim Drake Denklemi ’ne göre, Samanyolu’nda iki bin ila yirmi dört bin arasında uygarlık olabilir. Peki, neden hiçbirinden haber alamıyoruz? Bu soruyu ilk kez yetmiş beş yıl önce Enrico Fermi sormuştu: “Evren bu kadar büyük, zaman bu kadar eski ve hesaplar mantıklı… O zaman neden hâlâ uzaylılardan bir iz yok?” Neredeler...

İşte bu, meşhur Fermi Paradoksu. Yıllardır yaşanabilir öte gezegenler arıyor ve buluyoruz hani, her yeni keşif galaksimizde yaşam olasılığını artırıyor. Ayrıca onlarca yıldır uzayı dinliyoruz, sinyaller iletiyor, sondalar teleskoplar gönderiyoruz, yine de derin bir sessizlik var. Hiçbir şey yok sanki.

Evrenin milyarlarca yıllık geçmişini, Dünya’da yaşamın ortaya çıkışını ve insanlığın gelişimini düşününce, bir yerlerde birileri, bizden çok daha ileri uygarlıklar olmalıdır diye düşünüyoruz. Hatta belki gezegenler arası yolculuk yapıp koloniler kurmuşlardır bile diyoruz. Ama ne bir iz var ne de bir işaret. Belki zeki yaşam gerçekten çok nadirdir, belki de başka uygarlıklar yayılmacı değildirler ya da hiç yoklar. Belki de yanlış yerlere bakıyoruz, belki de henüz yeterince aramadık, belki de aramızdalar.

Evren’de yaklaşık iki trilyon gökada, gökadamız Samanyolu’nda ise dört yüz milyar yıldız olduğu düşünülüyor. Her yıldızın en az bir gezegeni olsa, dört yüz milyar gezegen eder. Bu hesapla Dünya benzeri gezegen sayısı ise kırk milyarı bulur. Bu kadar büyük sayılar, akıllı yaşamın var olma ihtimalini yüksek gösteriyor. Ama asıl sorulan soru şu; Neden hâlâ bir kanıt bulamadık? Nottingham Üniversitesi’nin iki bin yirmi yılında yaptığı bir çalışmaya göre, Samanyolu’nda otuz altı aktif uygarlık olabilir. Ama bunların ortalama on yedi bin ışık yılı uzakta olması, onlara ulaşmayı veya onları bulmayı neredeyse imkânsız kılıyor. Evet, bu bir cevap olabilir.

Belki yaşamın evriminde aşılması çok zor basamaklar vardır. Eğer bu zorluklar geçmişteyse, örneğin DNA’nın oluşumu gibi, insanlık büyük bir şans eseri var olmuş olabilir. Ama eğer bu zorluklar daha ilerideyse, örneğin kendi kendini yok etmek gibi, çoğu uygarlık ise yaşamıyordur. Yani hiç oluşmamış ya da kendini yok etmiş uygarlıklar olabilir. Evet, bu da bir olası cevap.

Belki de galaksimizdeki diğer uzaylı uygarlıklar, ki biz de onlar için birer uzaylıyız, bizi umursamıyorlar. Belki de gezegenler arası bir barışçı konfederasyon var, onun gözlemcileri termonükleer enerjiyi birbirimizi tehdit etmek için kullandığımızı görüp dehşete kapılıyorlar ve bizim daha fazla olgunlaşmamızı bekliyorlar. Bu da traji-komik bir başka cevap olabilir aslında.

Bir de işin felsefi boyutu var. Ünlü yazarın dediği gibi: “İki olasılık var. Ya evrende yalnızız ya da değiliz. İkisi de aynı derecede korkutucu.”

Akıllı uygarlıkların var olma ihtimali yüksek görünüyor ama ortada kimse yok. Fermi Paradoksu da tam olarak budur; Olasılıkla gözlemin çelişkisi. Belki teknolojik sınırlarımız yüzünden sinyalleri tespit edemiyoruz, belki de uygarlıklar kendini yok ediyor.

İnsanlık olarak bu arayışın henüz başındayız; UFO hikayelerine pek yakın değilim ama uygarlığımızın teleskoplarına, dedektörlerine gerçekten güveniyorum, çünkü matematiğe ve olasılık hesaplarına inanıyorum.

Korktuğum tek bir cevap var; Ya Carl Sagan’ın dediği gibi, her şey koca bir israftan ibaretse…