Şafak
vakti köy derin ve gergin bir sessizlik içinde bekliyordu. Yüreklerde hem korku
hem de heyecan vardı, zira bilinmeyen kıyılara doğru yol almak, belki de geri
dönememek…
Arrimak,
yüksekçe bir kayanın üzerinden köyüne bakıyordu. Büyük Deniz'den tuzlu sert
rüzgâr eserken, O geçmiş ve gelecek, babası ve oğlu arasında sıkışmış kalmıştı.
Uzun, hem de hiç bitmezcesine uzun süren son kuraklık bölgelerini kasıp kavurdu
ve kıtlıkları, halklar arasında savaşları tetikledi. Babası da böyle seferlere
çıkmış, fakat her dönüşünde köy biraz daha küçülmüş, biraz daha unutulmuştu.
Şimdi, arayışın çağrısı yine karşı konulmaz bir güçle geliyordu. Bu sefer geri
dönmek mümkün olacak mı?
Şefin
gözleri, halkının yüzlerinde gezindi. Kadınlar sessiz dualar mırıldanıyor,
çocuklar onları anlamaya çalışıyordu. Ağır ve derin bir nefes aldı. Güçlü olmak
zorundaydı. Büyük Deniz, her zaman bir ödül ve bir tehdit olmuştu onlar için.
Bu yolculuk da öyle olacaktı. Ama kader ne getirirse getirsin başka bir
seçenekleri yoktu, bıçak gırtlağa dayanmıştı ve işaretiyle teknelere binildi.
Köy, şafağın ışıklarıyla vedalaşırken, dalgalar onların kaderlerini
fısıldıyordu. Sonsuz denizin ötesinde bir yerlerde yeni topraklar, yeni umutlar
veya ölüm onları bekliyordu.
Üç
bin yıl önce hırçın denizciler, ki onlar Büyük Deniz derlerdi, sessizce doğu
Akdeniz havzasının bilinmez bir kıyısından, yine bilinmeyen kıyılarına doğru
yelken açtılar. Ki onlar insanlığın yarattığı medeniyeti yıktılar ve uygarlığın
ateşini söndürdüler.
Halbuki
son iki bin yıldır insanlık çok yol almış, örneğin yazının kullanımı çok
yaygınlaşmıştı. Devlet yönetimini etkileyecek kayıtlar tutuluyor, yazı ile
başlayan tarih gelişmeye devam ediyor ve tüm bunların ekonomi üzerindeki olumlu
etkisi yaşanıyordu.
Mezopotamya,
Mısır, Anadolu ve Ege bölgelerinde, ki genel bir deyişle doğu Akdeniz
havzasında, gelişen devletler güçlü sosyal politik ve ekonomik yapılar
kurdular. Bu bağlamda ticari bağlar, ticaret ağları kuruldu ve en azından
bazıları için refah arttı.
Bakır
ve kalay bileşimiyle daha dayanıklı olan bronz kullanılır olmaya başladı
Âdemoğlu tarafından. Bronz üretimi için gerekli hammaddeler farklı
bölgelerden getirildi. Böylelikle daha dayanıklı araçlar ürettiler ve aynı
zamanda birbirlerini daha iyi öldürebilmek için daha güçlü silahlar da
yaptılar. Bronz silahlar, savaş stratejilerini değiştirdi ve orduların
daha güçlü hale gelmesini sağladı.
Bu
gelişmeler acaba herkesi aynı derecede mutlu ediyor muydu?
Deniz
Kavimleri olarak bilinen göçebe savaşçılar, birçok kıyı kentini yağmalayarak
büyük yıkıma neden oldular. Hititler, Mikenler ve Mısır gibi güçlü medeniyetler
bu saldırılardan ciddi şekilde etkilendiler.
Ticaret
ağları bozuldu, iklim değişikliği ile kıtlıklar beraberinde sosyal
huzursuzlukları getirdi. Halklar ayaklandı, yönetimlerin kargaşaları şehirlerin
terk edilmelerine neden oldu. Doğa da bu kötü gidişe çanak tuttu ve bazı
bölgelerde art arda gelen depremler ile şehirler yıkıldı, zaten zayıflamış olan
toplumlar daha da savunmasız hale geldiler. Gelişmiş yazı sistemleri, kurulmuş
diplomatik ilişkiler kayboldu ve büyük bir kültürel gerileme yaşandı. Bu
durum, göçleri zorunlu hale getirdi, savaşlar artarak daha da acımasız oldular,
yukarıda dedim ya; insanlığın eriştiği medeniyet çöktü ve Karanlık Çağ'a
sürüklendik.
Elbette
insanlık yeniden küllerinde doğdu her zaman olduğu gibi ve ancak dikkat çekici
bir durum var irdelenmesi gereken; bugün, bazı tarihçiler ve yazarlar, modern
dünyanın karşı karşıya olduğu krizleri o dönemle kıyaslayarak çarpıcı
benzerlikler kuruyorlar.
O
dönemin büyük uygarlıkları geniş ticaret ağlarıyla birbirine bağlıydı. Doğu
Akdeniz havzası toplumları birbirleriyle ekonomik bağlar kurmuşlardı. O
günün kalayı, bugünün petrolü gibiydi örneğin. Bu aşamada, o dönemin
toplum yapılarını, refah dağılımını ve halklar arasındaki ilişkileri biraz
düşünmek gerekecektir. Çok farklı bir zemin üzerinde olsa dahi o dönemin, ki
insanoğlunun doğası gereği, bugünden çok farklı olduğunu söyleyemeyiz. O
dönemin ünlü ticaret ağları, Deniz Kavimleri istilaları, kıtlıklar ve iç
karışıklıklar sebebiyle hızla çöktüler. Günümüzde, küresel ve ulusal
ekonomiler, ulusal bölgesel ve gezegen boyutundaki tedarik zincirleri,
ayaklanmalar savaşlar ve ekonomik dalgalanmalar nedeniyle benzer bir
kırılganlık içerisindedirler.
O
dönemde yaşanan uzun süreli kuraklıklar, tarımsal üretimi düşürdü ve kıtlıkları
tetikledi. Bu durum, göçleri ve savaşları artırarak çöküşü hızlandırdı. Bugün
de iklim değişikliği, aşırı hava olayları ve su kaynaklarının azalması, dünya
çapında tarımsal üretimi tehdit etmektedir. Aynı sebeplerle günümüzde de
savaşlar, sosyal ve ekonomik çalkantılar sebebiyle insanlar yeni arayışlara göç
ediyorlar.
Devrin sonu, demir kullanımının yaygınlaşmasıyla da ilişkilidir. Bronz
üretimi zorlaşırken, demir daha da erişilebilir hale gelmiş ve yeni savaş
teknikleri ortaya çıkmıştır. Bugün de yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme,
elektronik ortamdaki etkileşim ve müdahaleler ekonomik ve sosyal yapıları
değiştiriyor, onlara zarar bile verebiliyor. Geleneksel iş modelleri yerini
yeni teknolojilere bırakırken, kartlar sürekli baştan dağıtılıyor ve güç
dengeleri yine yeniden şekilleniyor.
Çöküş birçok unsurun birleşimiyle gerçekleşti; iklim değişikliği,
ekonomik krizler, sosyal huzursuzluk ve teknolojik dönüşüm gibi. Bugün, benzer
dinamikler modern dünyayı şekillendiriyor. Tarih, geçmişte yaşanan çöküşlerden
ders çıkararak geleceği daha sağlam temeller üzerine inşa etmemiz gerektiğini
gösteriyor.
Bir sayfa yazıyla nereden nereye geldik böyle...