27 Haziran 2025

Göbekli Tepe Sıradan Bir Höyük Değil

Otuz dokuz yıl önce...

..."Domates peynir zeytin koydum, seversin diye taze gömeç içine tereyağı bastım"... dedi kadın, gülümseyerek.

Her zamanki gibi sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştı adam ve erkenden, henüz sıcak basmadan köyün dışında uzanan tarlasını sürmeğe gitmek için traktörüne atladı. Motorun gürültüsü köyün sessizliğini dağıtırken, içten içe bugün iyi bir iş çıkaracağını umuyordu.

Toprağı sürmeye henüz başlamıştı ki, sertçe sarsıldı oturduğu koltukta, traktörün bıçağı toprağın içinde saklı bir kayaya takılmıştı. Şaşkınlıkla aşağı indi, elleriyle kayayı temizlemeye başladı. Ama bu sıradan bir taş gibi görünmüyordu, üzerinde insan işi garip şekiller ve oyuklar vardı. Muhakkak eski zamanlardan, eski insanlardan kalmış bir şey duruyordu gözlerinin önünde. O sabah traktörüne takılan taş, yalnızca kendi kaderini değil, insanlığın bilinen tarihini de kökünden değiştirecekti, ama o henüz bunu bilmiyordu.

Öyle de oldu; bin dokuz yüz seksen altı yılında tarlasını sürerken üzerinde kabartmalar bulunan iki büyük taşı fark etti Mahmut Yıldız ve bin bir zorlukla onları at arabasıyla Urfa Müzesi’ne götürdü. Ancak o dönem müze müdürü arkeolog değildi ve bu taşları “kireç taşı” sanarak önemsemedi. Taşlar müze bahçesinde yıllarca sessiz kaldı.

Otuz bir yıl önce...

Yıllar sonra yani bu olaydan yaklaşık sekiz sene sonra, bin dokuz yüz doksan dört yılında Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt, bu taşları müzede görünce, onların sıradan taşlar olmadığını, çok daha büyük bir yapının parçası olduğunu düşündü ve böylece yirmi yıl yaşamının sonuna kadar sürecek bir tutkuya kendisini bırakmış oldu.

Aynı yıl başlayan kazılarla Göbekli Tepe, yaklaşık olarak Milat öncesi dokuz bin altı yüz yıllarına tarihlendi ve bu da onu bilinen en eski anıtsal tapınak yerleşkesi yapıyor bu günkü bilgilerimize göre. Yani hikayesi günümüzden yaklaşık on bir bin altı yüz yıl öncesine uzanıyor. Bu tarih, Göbekli Tepe’yi Mısır piramitlerinden ve Stonehenge’den binlerce yıl daha eskiye taşıyor. Yapının aktif olarak kullanımı Milat öncesi sekiz bin yılları civarında sona ermiş ve peşinden bilinçli bir şekilde gömülmüş, üzeri örtülmüş gibi görünüyor. Bu dönem, Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ olarak bilinen, insanların henüz tarıma yeni geçtiği ve yerleşik hayata yeni adım attığı bir zaman dilimine denk geliyor.

Kısacası Mahmut Yıldız ve ailesi, farkında olmadan insanlık tarihinin takvimini ve bildiğimiz her şeyi binlerce yıl geriye taşıyacak bir keşfin ilk adımını atmışlardı.

On bir bin altı yüz yıl önce...

Göbeklitepe kazılarında, yıllar içinde üzerlerinde hayvan figürleri ile soyut desen kabartmalar bulunan devasa T şeklindeki dikilitaşlar bulundu. Dairesel ya da oval düzen içinde yerleştirilmiş olan bu sütunların, toplu olarak yapılan ritüellerin ve ibadetlerin alanlarını işaret eden anıtsal yapının temel unsurlarını oluşturdukları düşünülüyor.

Bunun yanında, küçük heykeller ve ritüel amaçlı kullanıldığı düşünülen diğer eşyalar da ortaya çıkarılmıştır. Bu bulgular, Göbeklitepe’nin yalnızca bir mezarlık ya da yerleşim yeri olmadığını, aynı zamanda Neolitik toplulukların inanç ve ibadet yaşamını yansıtan önemli bir dini merkez olduğunu da gösteriyor bizlere.

Bu yapıların işçiliği ve boyutları, o dönem insanlarının karmaşık inanç sistemlerine, sanat anlayışına ve kolektif organizasyon yeteneklerine sahip olduğunu da gösterir. Bu bağlamda Göbekli Tepe; insanlık tarihinin evriminde devrim niteliğinde bir kırılma noktasıdır.

Bugün...

Bu keşif modern arkeolojide bir paradigma değişikliği yaratmıştır. Eskiden, organize dini yapılar ve tapınaklar ancak tarım devrimi sonrası, yerleşik yaşamın başlangıcı olarak düşünülmüştür. Oysa burada inşa edilmiş bu yapı, henüz avcı ve toplayıcı toplumların yerleşik hayata geçmediği bir dönemde, organize dini ritüellerin ve sembolik düşüncenin varlığını ortaya koymaktadır. Bu durum genel kabulü alt üst ederek ve dolayısıyla sanılanın aksine bu toplulukların da derin dini ve toplumsal ritüellere sahip olduğunu ortaya koymuştur.

Tarihsel açıdan bakıldığında ve ortaya çıkan veriler ışığında, anıtsal dini yapıların ilk önce ortaya çıkabileceğini ve bu durumun, medeniyetin tarımsal yerleşim düzeni gibi ve benzeri unsurlarının gelişmesinde etkin rol oynayabileceğini işaret etmektedir.

Araştırmacılar, bu keşifle birlikte insan topluluklarının daha planlı ve ritüel merkezli olduklarına dair yeni hipotezler ortaya koymaya başladılar. Yani, global tarih anlatısında "önce tarım, sonra tapınak" şeklinde sabit varsayımların yerine, insan topluluklarının inanç ve ritüeller etrafında bile şekillenebileceği bir bakış açısı benimsendi.

Sosyolojik açıdan ise, Göbekli Tepe’nin ortaya koyduğu veriler, avcı ve toplayıcı toplulukların düşündüğümüzden çok daha karmaşık bir sosyal yapıya sahip olduğunu kanıtladı. Büyük taş blokların kesilmesi, taşınması ve düzenlenmesi, yoğun iş birliği ve ortak uyum gerektirir. Bu gereklilik; sosyal dayanışma ve kolektif inanç sistemlerinin, toplulukların örgütlenmesinde kritik bir rol oynadığını gösteriyor.

Şimdi...

Tüm bunlar sadece bu konuya girişin ufacık bir adımı. Arkasında koca koca kitaplar, tonlarca kazılmış toprak, kazılacak benzer höyükler, akıtılmış onca ter ve dökülmüş emek var. Tüm bunların yanında rüzgârda uçuşan pek çok teori de cabası.

Özetle, öğrendikçe daha pek çok öğrenilecek şey olduğunu kanıtlayan bir yeni örnek daha önümüzde.

Yakında...

Türkiye'deki pek çok sarı tabelalı tarihi ören yerini ve önemli müzeleri bilirim, Göbekli Tepe' ye de gidip gezmişliğim vardır. Şu sıcaklar bir geçsin Çatalhöyük var sırada.

Amatör keyif...

6 Haziran 2025

Üç Bin Yıldır Değişen Birşey Yok


 

Şafak vakti köy derin ve gergin bir sessizlik içinde bekliyordu. Yüreklerde hem korku hem de heyecan vardı, zira bilinmeyen kıyılara doğru yol almak, belki de geri dönememek…

Arrimak, yüksekçe bir kayanın üzerinden köyüne bakıyordu. Büyük Deniz'den tuzlu sert rüzgâr eserken, O geçmiş ve gelecek, babası ve oğlu arasında sıkışmış kalmıştı. Uzun, hem de hiç bitmezcesine uzun süren son kuraklık bölgelerini kasıp kavurdu ve kıtlıkları, halklar arasında savaşları tetikledi. Babası da böyle seferlere çıkmış, fakat her dönüşünde köy biraz daha küçülmüş, biraz daha unutulmuştu. Şimdi, arayışın çağrısı yine karşı konulmaz bir güçle geliyordu. Bu sefer geri dönmek mümkün olacak mı?

Şefin gözleri, halkının yüzlerinde gezindi. Kadınlar sessiz dualar mırıldanıyor, çocuklar onları anlamaya çalışıyordu. Ağır ve derin bir nefes aldı. Güçlü olmak zorundaydı. Büyük Deniz, her zaman bir ödül ve bir tehdit olmuştu onlar için. Bu yolculuk da öyle olacaktı. Ama kader ne getirirse getirsin başka bir seçenekleri yoktu, bıçak gırtlağa dayanmıştı ve işaretiyle teknelere binildi. Köy, şafağın ışıklarıyla vedalaşırken, dalgalar onların kaderlerini fısıldıyordu. Sonsuz denizin ötesinde bir yerlerde yeni topraklar, yeni umutlar veya ölüm onları bekliyordu.

Üç bin yıl önce hırçın denizciler, ki onlar Büyük Deniz derlerdi, sessizce doğu Akdeniz havzasının bilinmez bir kıyısından, yine bilinmeyen kıyılarına doğru yelken açtılar. Ki onlar insanlığın yarattığı medeniyeti yıktılar ve uygarlığın ateşini söndürdüler.

Halbuki son iki bin yıldır insanlık çok yol almış, örneğin yazının kullanımı çok yaygınlaşmıştı. Devlet yönetimini etkileyecek kayıtlar tutuluyor, yazı ile başlayan tarih gelişmeye devam ediyor ve tüm bunların ekonomi üzerindeki olumlu etkisi yaşanıyordu.

Mezopotamya, Mısır, Anadolu ve Ege bölgelerinde, ki genel bir deyişle doğu Akdeniz havzasında, gelişen devletler güçlü sosyal politik ve ekonomik yapılar kurdular. Bu bağlamda ticari bağlar, ticaret ağları kuruldu ve en azından bazıları için refah arttı.

Bakır ve kalay bileşimiyle daha dayanıklı olan bronz kullanılır olmaya başladı Âdemoğlu tarafından. Bronz üretimi için gerekli hammaddeler farklı bölgelerden getirildi. Böylelikle daha dayanıklı araçlar ürettiler ve aynı zamanda birbirlerini daha iyi öldürebilmek için daha güçlü silahlar da yaptılar. Bronz silahlar, savaş stratejilerini değiştirdi ve orduların daha güçlü hale gelmesini sağladı.

Bu gelişmeler acaba herkesi aynı derecede mutlu ediyor muydu?

Deniz Kavimleri olarak bilinen göçebe savaşçılar, birçok kıyı kentini yağmalayarak büyük yıkıma neden oldular. Hititler, Mikenler ve Mısır gibi güçlü medeniyetler bu saldırılardan ciddi şekilde etkilendiler.

Ticaret ağları bozuldu, iklim değişikliği ile kıtlıklar beraberinde sosyal huzursuzlukları getirdi. Halklar ayaklandı, yönetimlerin kargaşaları şehirlerin terk edilmelerine neden oldu. Doğa da bu kötü gidişe çanak tuttu ve bazı bölgelerde art arda gelen depremler ile şehirler yıkıldı, zaten zayıflamış olan toplumlar daha da savunmasız hale geldiler. Gelişmiş yazı sistemleri, kurulmuş diplomatik ilişkiler kayboldu ve büyük bir kültürel gerileme yaşandı.  Bu durum, göçleri zorunlu hale getirdi, savaşlar artarak daha da acımasız oldular, yukarıda dedim ya; insanlığın eriştiği medeniyet çöktü ve Karanlık Çağ'a sürüklendik.

Elbette insanlık yeniden küllerinde doğdu her zaman olduğu gibi ve ancak dikkat çekici bir durum var irdelenmesi gereken; bugün, bazı tarihçiler ve yazarlar, modern dünyanın karşı karşıya olduğu krizleri o dönemle kıyaslayarak çarpıcı benzerlikler kuruyorlar.

O dönemin büyük uygarlıkları geniş ticaret ağlarıyla birbirine bağlıydı. Doğu Akdeniz havzası toplumları birbirleriyle ekonomik bağlar kurmuşlardı. O günün kalayı, bugünün petrolü gibiydi örneğin. Bu aşamada, o dönemin toplum yapılarını, refah dağılımını ve halklar arasındaki ilişkileri biraz düşünmek gerekecektir. Çok farklı bir zemin üzerinde olsa dahi o dönemin, ki insanoğlunun doğası gereği, bugünden çok farklı olduğunu söyleyemeyiz. O dönemin ünlü ticaret ağları, Deniz Kavimleri istilaları, kıtlıklar ve iç karışıklıklar sebebiyle hızla çöktüler. Günümüzde, küresel ve ulusal ekonomiler, ulusal bölgesel ve gezegen boyutundaki tedarik zincirleri, ayaklanmalar savaşlar ve ekonomik dalgalanmalar nedeniyle benzer bir kırılganlık içerisindedirler.

O dönemde yaşanan uzun süreli kuraklıklar, tarımsal üretimi düşürdü ve kıtlıkları tetikledi. Bu durum, göçleri ve savaşları artırarak çöküşü hızlandırdı. Bugün de iklim değişikliği, aşırı hava olayları ve su kaynaklarının azalması, dünya çapında tarımsal üretimi tehdit etmektedir. Aynı sebeplerle günümüzde de savaşlar, sosyal ve ekonomik çalkantılar sebebiyle insanlar yeni arayışlara göç ediyorlar.

Devrin sonu, demir kullanımının yaygınlaşmasıyla da ilişkilidir. Bronz üretimi zorlaşırken, demir daha da erişilebilir hale gelmiş ve yeni savaş teknikleri ortaya çıkmıştır. Bugün de yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme, elektronik ortamdaki etkileşim ve müdahaleler ekonomik ve sosyal yapıları değiştiriyor, onlara zarar bile verebiliyor. Geleneksel iş modelleri yerini yeni teknolojilere bırakırken, kartlar sürekli baştan dağıtılıyor ve güç dengeleri yine yeniden şekilleniyor.

Çöküş birçok unsurun birleşimiyle gerçekleşti; iklim değişikliği, ekonomik krizler, sosyal huzursuzluk ve teknolojik dönüşüm gibi. Bugün, benzer dinamikler modern dünyayı şekillendiriyor. Tarih, geçmişte yaşanan çöküşlerden ders çıkararak geleceği daha sağlam temeller üzerine inşa etmemiz gerektiğini gösteriyor.

Bir sayfa yazıyla nereden nereye geldik böyle...

2 Haziran 2025

Belki her şey o kadar da zor değil



Dünya dışında yani uzayda yol aldığımız zaman mesafe ölçü birimi ışığın bir yılda aldığı yoldur ve bu da yaklaşık dokuz buçuk trilyon kilometre. Fikrimiz olsun diye hatırlatıyorum ki; İstanbul ile Ankara arası dört yüz elli kilometre, Samanyolu galaksisi bir uçtan diğerine yüz bin ışık yılı ve gözlemlediğimizi düşündüğümüz Evren ise, ki sürekli genişliyor ve tahminlerin ötesinde daha da büyük olduğu düşünülüyor, tahminen doksan üç milyar ışık yılı boyundadır.

Akılları zorlayan böylesine büyük bir hacim içerisinde milyarlarca galaksi, onların bünyesinde milyarlarca yaşam barındırabilecek gezegen varken, gezegenimiz dışına ait bir zeki yaşamın izine dair neden bir işaret veya gerçekleşmiş bir temas yok henüz.

Bilim dünyasının hâkim teorisi, evrimsel süreçte insan benzeri zekanın ortaya çıkmasının bir dizi son derece düşük olasılıklı olayın sonucu olduğunu öne sürüyor. Yine aynı teoriye göre; evrimsel süreçte zeki yaşamın ortaya çıkmasını engelleyen kritik bir aşama olabilir. Bunun yanı sıra Dünya dışı uygarlıklar var belki, ancak bilinçli olarak bizimle iletişim kurmuyor olabilirler veya uzun uzay yolculuğu ve iletişim sanılandan çok daha zordur deniliyor. Son olarak ise Evren'de zeki yaşamın oluşması düşündüğümüzden çok daha nadir olabilir.

Düşünsenize, insanlığın ortaya çıkması için pek çok farklı aşamanın oluşması ve çok fazla zaman gerekmektedir. Öncelikle canlılık ortaya çıkmalı gezegende ve ardından oksijen üretimi başlamalıdır. Bu bizi önce hücresel ve ardından ise karmaşık hücresel yapıya götürmelidir. Sonrasında hücresel yapı organizmaları ortaya çıkaracak ve nihayet Homo sapiens gelişecek ve iletişim olanağı dil oluşacaktır. Milyonlarca yıl ve bir o kadar da olumlu veya olumsuz kritik olasılık tüm bu sürece eşlik edecektir.

Bu büyük ödüllü soru içerisinde çelişkiler, anlamsızlıklar, karşıt fikirler, aykırı veya mantıksız noktalar barındırıyor. Bu bir yandan kafa karıştırıcı mantıksal bir çelişki olurken, bir diğer taraftan ise teoloji, felsefe, fen ve astrofizik disiplinleri yeni fikirler de doğuruyorlar.

Peki gerçek tahmin ettiğimizden farklı olabilir mi?

Bazıları olağan varsayımları sorgulamışlar ve akıllı insan evrimini bunca olasılığa bağlamak yerine, gezegenin çevresel koşullarının zaman içinde uygun hale gelmesiyle açıklamışlar. Sonuç olarak insan doğru zamanda sahneye çıkmış olabilir ve uzaydaki zeki yaşam belki de o kadar da nadir değildir demişler. Konuyu parçalara bölerek açalım.

Evrim süreklidir ve aşamalara bağlı değildir. Çevresel faktörler ve ekolojik etkileşimler, tüm olası değişiklikleri yönlendirir. Bu ilkeler, kesintisiz bir süreç boyunca oluşan bir hücreyi karmaşık mucize bir organizmaya taşıyacaktır. Ancak bir mekana ve bir ekosisteme ihtiyaç bulunmaktadır. Öyle ki, kendi kendini düzenleyen ve gezegen boyutunda bir ekolojik denge gereklidir. Böyle yerküremiz benzeri ve üzerinde yaşamın ihtiyaç duyduğu şartları sağlayan gezegenleri arıyor ve buluyoruz da bir diğer taraftan. Bu konuda Dünya'nın tek olmadığını keşfediyoruz.

Farkındaysanız, biraz düşününce ve parçaları birleştirince aradığımız cevap kendiliğinden ortaya çıkıyor. Evrim sürekliyse, yaşanabilir bir gezegene ihtiyaç duyuyorsa ve yerküremiz haricinde yaşanabilir gezegenler de varsa; zeki yaşam evrimi teorisini evrensel boyuta rahatlıkla taşıyabiliriz.

Kıssadan hisse; zeki yaşamın ortaya çıkışı evrensel bir eğilim olabilir.