12 Ekim 2025

Anadolu'nun Önsözü

Koca sakallı koca adam daha yeni gelmişti uzun yoldan, yolun tozu kiri üstünde akşam çökmeden varmıştı köye. Zira güneş düştükten sonra karanlıkta yollar tekin olmaz dağlarda, hem zaten güneşin batmasıyla kapılar da yeni gün doğana kadar kapanırdı. O şimdi keyifle, köyün taş döşeli sessiz sokaklarında sakince yürüyordu kalacağı yere doğru.

Hayvanlarını ahıra yerleştirmesi için köyün seyisine dolgun bir bahşiş vermişti ve elbette seyisle birlikte kendi adamı da ilgileniyordu kervanla. Adam çok önemliydi onun için, özellikle uzun yollarda güven, sır ve hafıza taşıyan kişisiydi kervanın ve kader kadar değerliydi.

Akşamı iyi bir köy birası eşliğinde geçirdi; nar gibi kızarmış, üzeri balla sırlanmış keçi eti ve yumuşacık fava yedi, yanında dumanı tüten esmer ekmek vardı. Ardından kesintisiz, iyisinden bir uyku çekti sabaha horozlar ötene dek.

Antik Kaniš kentinin yanındaki ticaret kolonisi Karum’da geceleyen tüccarımız, hesaplarını ertesi sabaha bıraktı. Sabah erken zamandan itibaren pazarlıklar, borç senetleri ve geçen sefer verilen sözlerle yenilerinin birbirine karıştığı işler onu bekliyordu. Küçük deri kaplı, kilitli tahta sandık; kil tablet kayıtlar ve gözden geçirilecek sözleşmelerle doluydu. Tüm bunlar bir sürü işti ama orada yazılı her nota onun ve ailesinin yarını bağlıydı.

Bugün Kayseri'nin Kocasinan ilçesine bağlı Karaev, eski adıyla Karahöyük köyü yakınlarındadır Kültepe. Antik Kaniš yerleşiminin Asur ticaret kolonisi yani karum, Anadolu tarihinin yazılı kaynaklarla başlayan sürecinin mihenk taşlarından biridir. Kısacası Kültepe, yazının bölgeye ulaşması ve Anadolu'nun önsözü sayılır.

Buradaki kazılarda pek çoktan, hatta pek çok daha fazla Asur çivi yazısı kullanılmış kil tablet bulundu. Bunlar ekonomik yapıya, hukuki kural ve anlaşmazlıklara, ayrıca sosyal yaşama ışık tutan yazılı kayıtlardır. Bu tabletlerde; verilen krediler, borçlu ve kefillerin isimleri, tanıkların sıralaması yer alıyor. Bu kayıtlar bir toplumun kime neye nasıl güvendiğini, anlaşmazlıkları nasıl çözdüğünü ve serveti nasıl paylaştığını anlatan insan hikâyeleri ile doludur.

Tüccar ailelerin ev arşivleri ve yerel zanaatkarların üretim hesaplarıyla birlikte başlayan bu yazı kültürü, Anadolu’da yeni bir dönemin tanığı oldu. Kültepe höyüğü, diğer höyükler gibi zamanın katmanlarının üst üste dizildiği bir tarih hafızasıdır; her toprak tabakası farklı bir halkın, dilin, törenin ve ekonomik ilişki ağının izlerini saklar. Bir başka deyişle üç boyutlu bir tarih kitabıdır höyük.

Bu bölge çok önemli bir merkez ve milat öncesi üçüncü binyılın sonlarından itibaren aralıksız iskân edilmiş, çok uzun nefesli bir yerleşim alanıdır. Toprağın altındaki katmanlar, nesillerin nefesini ve yaşam ritmini muhafaza ederler. Farklı halklar, farklı zamanlarda ve farklı kaderlerle aynı yerde yaşamayı seçtiler ve burada iskân eden her kuşak bir öncekinin izlerini taşıdı, sonraya ise kendi izlerini bıraktı.

İlk yerleşim yerli Anadolu halkı Hatti’ler tarafından kurulmuştur. Ardından Milat öncesi iki bin yılından itibaren, yaklaşık üç yüz yıl boyunca Asur Ticaret Kolonileri döneminde Kaniš büyük bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Burası, sadece malların geçiş noktası değil, Anadolu’nun madenleri ile Mezopotamya pazarları arasında bir köprü olmuştur. Anadolu dağlarından koparılan bakır ve Hasan Dağı ile çevresinden toplanan volkanik obsidyen dilimleri buradan yola çıktılar. Ayrıca gümüş, altın ve değerli taşlar da bu bölgeden güneye iki nehir arasındaki ülkeye doğru akıyordu.

Asur; Dicle kıyısında bugünün Musul' unun güneyinde gelişmiş olan bir şehirdi. Yalnızca bir nehir limanı veya sıradan pazar değil, Kuzey Mezopotamya’nın politik ve ticari merkeziydi, güçlü kalbiydi. Başlangıçta bağımsız bir şehir devletti, ama zamanla önce bir krallığın ve daha sonra bir imparatorluğun yöneticisi oldu. Dedim ya tarih boyunca her zaman güçlüydü bölgesinde.

Gün gelip devran dönüp Asur ticaret kolonileri döneminin sona ermesinin ardından ise Kültepe, eşsiz mirasıyla birlikte yaklaşık beş yüz yıl boyunca Hititlerin önemli şehirlerinden biri hâlinde yaşadı. Bazı görüşler burayı Hititlerin erken dönemdeki siyasal merkezlerinden biri, hatta ilk başkenti olarak bile kabul ederler. Aslında Hitit kraliyet geleneği ve bürokratik düzeninin ilk izleri bu coğrafyada şekillendi demeliyiz.

Sonrasında Frig, Med, Pers, Helenistik ve Roma dönemleri boyunca yerleşim devam etti. Her yeni egemenlik, kente yeni kurumlar, yollar ve uygulamalar ekledi. Sarayların yıkılıp yerlerine yenilerinin yapılması, tapınakların dönüşümü, yolların yeniden örülmesi, sokaklar, eski yeni evler derken, Kültepe sürekli olarak çağlar içinde, binlerce yıl boyunca yine yeniden tanımlandı.

Milat sonrası dördüncü yüzyıl sonlarında, Roma egemenliği altında bulunduğu süreçte burada yerleşim sona ermiştir. Ama Kültepe Höyüğü komşusu Karahöyük köyünde yaşam bugün halen devam etmektedir. İşin şakası bir yana, toprakla insan arasındaki çağlara yayılan süreklilik; antik taşlarda, tarlaların taş sınırlarında, köşelerinde, mutfaktaki bir ekmek tarifinde, masal ve efsanelerde, bazen bir batıl inançta bile sessizce yankılanır. Geçmiş yaşamlar ile bugünün gündelik yaşamı arasında ince ama kopmayan bir bağ hep vardı ve hep olacaktır.

Yukarıda biraz değinmiş bile olsam, yine de bu ticaret kolonisinin neden bu kadar önemli olduğunu merak etmek gerek. Soru ve cevabı düz bir meraktan daha da ötededir. Bu koloninin önemi, yalnızca malların değiş tokuşuyla sınırlı değildi; ekonomik ve sosyal damarların, uygarlıklar arası bağların yazıya geçişle nasıl örüleceğinin destanıydı aynı zamanda.

Ama milat öncesi iki bin yılından itibaren üç yüz yıl boyunca süren, Asur ticaret Kolonileri dönemi hakkında biraz daha konuşmak gerekir. Bu tarih aralığı, kesintisiz yol alan ticaret kervanlarından çok daha fazlasını ifade eder. Dönem; Anadolu ile Mezopotamya arasında keskin, sürekli, kuralları olan bir ticari akış ve bir iletişim yarattı. Bu zaman dilimi boyunca tüccarlar; atlar, eşekler, kervanlar ve limanlar aracılığıyla kurulan güzergahlarda sadece mal taşımadılar. Bunların beraberinde gelenek, hukuk, sözleşme dili, kurumsal ruh ve yönetsel örgütlenme biçimleri de taşıdılar. Örülen ilişkiler ve öğrenilenler; bölgenin bireysel, toplumsal, sosyal, siyasal ve ekonomik dokusunu yeniden kurgulayacak kadar derindi.

Asur Anadolu’ya kalay ve kumaş gibi ürünler gönderirken, Anadolu’dan altın, gümüş, bakır, obsidyen ve değerli taşlar satın alıyordu. Bu karşılıklı akış durumu, basit bir ekonomik değiş tokuşun ötesindeydi. Bugünün diliyle bir bilgi, ustalık ve teknoloji transferi yaşanırken, hammadde coğrafi düzlemde yer değiştiriyordu. Anadolu’nun madenleri ve taş işçiliğiyle ürettiği zenginlikler, Asur’un pazarlarında akarken, Asurlu kalay ve dokumalar ise Anadolu'ya akıyordu. Ticaret genellikle eşek kervanlarıyla yapılırdı, kervanlar ana güzergâhlar üzerinde toplanarak konvoylar oluşturuyorlar ve yolculuk böylece başlıyordu. Malların taşınmasında bir lojistik düzen, ikmal imkanları ve en önemlisi güvenlik vardı.

Değişen yeni askeri, siyasi ve egemenlik dengeleri, ticaret kolonilerinin sona ermesine sebep oldu. Anadolu'da yeniden karılan kağıtlar tekrar dağıtılıyor ve güç dengeleri baştan kuruluyordu.

Bölgenin tarihi yeni bir dönemeçteydi. Bu defa daha destansı birileri hüküm sürmeye hazırlanıyordu. Sahnede yeni ve hâkim bir güç olarak Hitit kralları vardı artık.

7 Ekim 2025

İlk Şehir Çatalhöyük

Kabile küçüktü, nüfusu azdı, çoluk çocuk derken ancak yüz kişiydiler. Aslında aileler o zamanlar daha fazla da büyümezdi zaten, hadi hadi en fazla otuz beş yaz, zar zor görürdü insanlar. Süre kısa ama yorucu ve yıpratıcı, her gün mücadele, uğraşı ve ağır emek gerektiriyor.

Uzun tartışmalar ve titiz hazırlıklar sonunda, o sabahın ilk ışığında yola koyuldular. Hava serin, ay daha yeni yeni sönmüş, arkadakiler toz yutarken ayak izleri tanıdıkları yerlerden uzaklaşıyordu. Her adım zorlayıcı ve yorucu, hele hele geride bıraktıkları köyün, dağların ve kırların kokusu şimdiden özlem biriktiriyordu bile. Geçmişin alışmışlıkları ve önlerinde uzanan bilinmezlik yürüdükçe birbirine karışıyordu.

Kabilenin yüreğinde kaygı, heyecan ve umut aynı ateşin etrafında toplanmış avcılar gibiydiler. Birbirlerine bakıyor ve geceyi paylaşıyorlardı. Gözlerde beliren titreme cesarete dönüşüyor, el hareketleri sessiz birer antlaşmaya evriliyordu. Günlerce yürüdüler, durmadan ilerlediler, sonunda uzakta taş tepeleri ve sık dizilmiş kerpiç ev yığınlarının bulutların arasındaki çizgisini gördüklerinde durdular. Önlerinde o günün, Neolitik çağın ilk şehri, bugünün eşsiz mirası Çatalhöyük vardı. Onları uzaklardan sessizce çağıran kaderlerine sonunda varmışlardı.

Oraya göç etmek için sebepleri çoktu; sulak, verimli topraklar, düzenli ve sürekli ekim olanakları, hasadı depolama imkânı, yani beslenmenin sürekliliğini sağlayan her türlü güvence. Toprağın bereketi ve sulak arazi bir hediye gibiydi; ekim için gereken mevsim düzeni, kurak bir yılın korkunç dehşetini hafifletebilecek bir koruma sunuyordu. Evlerin bitişik dizilimi, birbirine yaslanmış olması, insanların yan yana çalışmasına, zanaat ve ticaretin doğmasına, daha eşitlikçi bir düzenin kök bulmasına izin veriyordu. Duvarların birbirine değdikçe ortak yaşam biçimleniyordu.

Ademoğlunun mülkiyet dürtüsü şehirdeki kimi kabileleri daha güçlü kılabilse de büyük bir tehdit olmadığı sebeple çıkarlar ortak oluyordu genellikle. Paylaşım, zor zamanların ilacıydı ve kaynaklar akıl ile dağıtılırdı. Topluca yaşamanın sağladığı güven, kabileleri dış tehditlere ve kıtlık baskılarına karşı dayanıklı kılıyordu. Kalabalığa katılmış olmak barış ittifakları, yeni bağlar ve sosyal ilişkiler kurma fırsatı demekti. Birlikte olmak, yalnızlığın ve korkunun panzehriydi. Bunu yaşamak öğretmişti.

Şehirdeki dini tören alanları, ortak inançlar insanları çekiyordu. Dinin manevi ağırlığı, bazen en somut ihtiyaçtan bile güçlü bir gereklilik ve çekim yaratıyordu. Bu şehre yerleşmek ve yaşamak yalnızca maddi kazançlarla ölçülmüyor, manevi destek ve bir ait olma hissinin tatminini de veriyordu. Bu konular elbette yazılmıyor, konuşulmuyor ve ancak sadece hissediliyor ve düşünülüyordu.

Matematik her şeydir, yaşamın kendisidir. Anlatmaktır, duymaktadır, dinlemektir, karşılaştırabilmektir ve nihayetinde ise anlamaktır. Gelin bir hesap yapalım.

Bugün ülkemizin toplam nüfusu yaklaşık seksen altı milyon kişiyken, İstanbul’un ise yaklaşık on altı milyon kişidir. Yani bu dev ve dünyaca ünlü ve önemli, göz bebeğimiz, iki imparatorluğun başkenti olan yedi tepeli şehir tüm ülkemiz nüfusunun yaklaşık yüzde on dokuzudur ve kendisi sahnededir her daim.

Günümüzden dokuz bin beş yüz yıl önce ise, Çatalhöyük nüfusu tahminen yaklaşık olarak sekiz bin kişiye ulaşmıştı. Yukarıdaki gibi benzer bir hesapla bu sayının çok daha fazla anlam kazandığı görülecektir. O dönemin Anadolu nüfusunun yaklaşık elli bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla bu şehre ait nüfusun Önasya nüfusuna oranı, yaklaşık olarak yüzde on altıdır.

Burada yapacağımız, dokuz bin beş yüz yıl aralığa sahip iki oranın beraber karşılaştırmasıdır. Böylelikle; bugünün bilgisiyle geçmişe bakınca, Çatalhöyük şehrinin ne kadar önemli olduğunu ve aynı zamanda ne kadar güçlü bir toplumsal çekim alanı yarattığını da görecek ve taşlar kafalarda yerlerine daha rahat ve doğru oturacaktır.

Yerleşim, Konya Ovası civarında kurulmuştu ve yaklaşık yüz yetmiş sekiz bin beş yüz metrekare alana, ki yaklaşık olarak yirmi beş futbol sahası büyüklüğüne yakın, kurulmuş insanlık tarihinin ilk şehridir. Bu ölçü, o çağ için hemen bir şehir kimliği tanımlar.

Yeni gelenler hemen öyle kolayca kabul edilmezlerdi şehre. Önce bir evin etrafında toplanır, kısa konaklamalar ve ortak işler aracılığıyla ev düzenine ve şehir yaşamına alışırlardı. Bu süreç, topluluğun bir çeşit alışagelmiş kabul aşamaları sayılabilirdi. Yabancı yavaş yavaş uyumlanır ve yeni gelenler yerleşimin alışagelmiş kalıplarına girerlerdi. Evler hem yaşamın hem törenin mekânıydı ve bir eve kabul edilmek gerçek bir kabul ve güven işaretiydi. O çatıdaki aralıktan içeri girmek demek, aynı zamanda topluma dahil olmakta demekti.

Bilinmez ve ufak herhangi bir kabilenin, yeni fikirleri birbirine yaslanan kerpiç tuğladan yapılmış derme çatma köy evleri şeklinde başlayan yaşamları, zaman içerisinde yöreye ve insanlara uyum sağlayan yeni ailelerin eklemlenmesiyle genişleyip, pek çok evi yapıyı kapsayan bir yerleşime dönüştü. Yatayda aileden aileye, dikeyde ise kuşaktan kuşağa aktarılan yöntemlerle yerleşim gelişti. Daha da ilerleyen zaman içerisinde ise, hep söylediğim şekliyle tarımın düzenli üretime dönüşmesi, evcilleştirilmiş hayvanların varlığı ve çömlekçilik, obsidiyen alet üretimi, dokuma artışı yerleşimi farklılaştırdı ve kentsel bir niteliğe kavuşturdu.

Evler bitişik sıralar hâlinde inşa edilmiş olduğundan sokak yerine çatı üstlerinde var olan bir dolaşımdan bahsedebiliriz. Evlerin penceresi yoktu doğal olarak, girişler çatı merdivenleri marifetiyle sağlanır ve iç mekânlarda açıklıkların eksenine denk gelecek şekilde yapılan ocaklar günlük yaşamın odağını oluştururdu. Yapı malzemesi çoğunlukla güneşte kurutulmuş kerpiç tuğla, saz, çalı çırpı, ahşap destekler ve çamur sıvaydı. Evlerin iç duvarları hayvan ve insan resimleriyle süslenmiş olurdu. Dini eylemler, gündelik işler ve evin tabanına bacaklar karına çekilmiş şekilde gömülmüş olan atalar ile aynı mekân içinde yaşanırdı.

Eşitlikçi, kadınlar ve erkekler arasında ayrışmanın olmadığı bir toplumsal düzen olduğu tahmin edilmektedir. Toplumun sosyal ve yönetimsel yapısı kimseye önderlik, liderlik vermediği gibi, bunun yerine aile temelli ama sürekli iletişim içinde bir sosyal yaşam hayal edilmelidir. Ayrıca ailelerin üretim fazlaları önce iç ve sonrasında ise yerleşim dışı değişimi ve dolayısıyla ticari ve kültürel etkileşimi sağlamıştır.

Çatalhöyük surlarla çevrili bir yerleşim değildi, aslen böyle bir savunma ihtiyacı da yoktu zaten. Ancak tehlike başka yerden geldi ve su kaynaklarındaki yerleşim açısından olumsuz kabul edilecek değişimler yerleşimin, günümüzden yaklaşık sekiz bin yıl önce aşama aşama terk edilmesine sebep oldu. Yaklaşık bin beş yüz yılı aşan bir hikâyenin de sonu gelmiş oldu.

Son bir cümle ile bitirelim; her ne kadar zeki bir ırk dahi olsak, kendisini mahvetmek için elimizden geleni yapıyor dahi olsak, doğanın hükümranlığı daimidir bu gezegende.

3 Ekim 2025

Bereketli Hilal

Mezopotamya’nın geniş sulak ovalarından, Nil Deltası’nın alüvyon yüklü düzlüklerine, oradan Akdeniz kıyılarını takiben kuzeye Anadolu yüksek platosu içlerine Toros dağ sıralarına kadar uzanan ve doğuda ise İran'ın Zagros dağları boyunca güneyde körfez kıyılarına kavuşan bu dar alanda, insan uygarlığının mutlak ve en önemli ilk adımları atıldı.

Gezegen yüzeyinin binde birinden de azını kaplayan ve sadece dört yüz bin kilometrekarelik bu ünlü Bereketli Hilal coğrafyası, dışarıdan küçük görünse dahi insan uygarlığının en derin, en can alıcı temel beslenme kaynağı oldu. İnsan, toprak, su ve iklimin birbirine dokunduğu bu başlangıç çizgisinde ilk tohumlar toprağa düştü, ilk sulama kanalları kazıldı, ilk yazı işaretleri kil tabletlerin yüzeyine kazındı.

O dar kuşak ve yakın çevresinde, insan ile doğa yakınlaştı, uyumlandı ve bir oldu. Binlerce yıl boyunca süregelen iklimsel döngülerin su taşkınları ekinleri büyütüp refahı arttırırken, toplulukları mevsim kutlamalarına, bereket törenlerine dek sürükledi ve inanç sisteminin doğmasına zemin hazırladı.

Doğa ile insan arasında gelişen ilişki inanç temelli mitolojiyi, efsaneleri, tanrı ve tanrıçaların vücut bulduğu ritüelleri yarattı. Öte yandaki yoksun topraklar ise; kavruk çöller ya da dik ot bile bitmeyen yamaçlar olarak kaldılar. Oralarda süregelen avcı ve toplayıcı hayat gelişemeden devam etti veya bu topraklar hiç iskân edilmediler. Dolayısıyla sevgili ve biricik gezegenimizin üzerindeki yaşamın biçimi, iklimin ile toprağın ikramı ve cömertliğiyle belirlendi.

Ancak her şey bir tarafa, bereketli Hilal Bölgesinin insanlık tarihi adına en dikkat çekici olan yanı Sümer uygarlığıdır. Mezopotamya’da milat öncesi dördüncü bin yılda Sümer kentlerinde, sulama kanalları deltayı tarımsal ürün bereketine boğarken; halk toprağı işledi, onu ekip biçti ve tarımsal bir devrim gerçekleştirdi. Öte taraftan tapınak idaresi ve geliştirdikleri çivi yazısı ile sosyal ve ekonomik yaşamı düzenleyerek, ilk bürokratik yönetsel kurumu yarattılar. Aslında bu yenilikler bütünü ile sonraki dönemlere ait devlet ve imparatorlukların yapısal temelini oluşturdular bir diğer taraftan.

Arşimet’in büyük mühendis zekâsı “bir dayanak noktası bulsam dünyayı yerinden oynatırım” demişti. Bu coğrafya insanlık uygarlığı adına o dayanak noktası olmuştur.

Orada toprağı dönüştüren, nehirleri ehlileştiren, sosyal ve ekonomik yaşamı kurumsallaştıran insan, tarihin akışını yerinden oynatacak çok önemli bir güç kazandı, yazı. Yazı, sadece tapınağın ticari kayıtlarını tutmanın bir aracı olarak kalmadı. Kutsal metinler, şiirler, efsaneler, yazılı kanun ve kurallar yanında kraliyet ilânlarıyla ortak sosyal bilincin ve kimliğin de tutkalı haline de geldi. Güneş takvimleri, fazlalık tahılların kıtlık zamanları için depolanması, kervan yollarının güvence altına alınması gibi konular derken, Mezopotamya’da devlet ve imparatorluk kavramları ilk kez tasarlanmış oldu.

Kuzeyde ise Anadolu, coğrafyasının ona sunduğu ve genel ikliminin getirdiği çeşitlilikle kendi gelişme modelini çizdi. İç Anadolu’nun yüksek platosunun iklimi, yağmur ile sulanan tarımı destekledi. Sıcağa ve soğuğa dirençli tahıllar, bölge halkının geçimini sağladı. Vadilerde kurulan küçük köyler, kabile reislerinin veya konseylerinin kararları aldığı toplumsal yapıları besledi. Çamur tuğladan Çatalhöyük evleri ve Hacılar’ın narin duvar resimleri, dayanışmayı bilen ve yaşayan bir insan topluluğunu bünyesinde barındırıyordu.

Yaz sonrası ve kış ayları ardından baharda yağmurlarla canlandı ovalar. Sıcak yazlarda güneşle kavrulan, kuruyan ve sertleşen bereketli toprak ve yağış düzeni, hububat tarımı yani buğday, arpa, çavdar gibi göreceli daha az su isteyen tahılları destekledi ve diğer yandan sürü hayvancılığına olanak sağladı.

Mevsimden mevsime ve farklılaşan coğrafi koşullar arasında değişen iklim hem ürün çeşitliliğine olanak sağladı ve hem de bölge içindeki uzun mesafe ticaretinin gelişmesine imkân. Obsidyen, deniz kabukları, mermer objeler ve metal eşyalar Ön Asya'nın her köşesine ve hatta ötesine uzanan ticaret ağlarında değiş tokuş edildi.

Evlerin avlularında toplanan aile grupları, ortak iş bölümü sayesinde hem tarımı ve hem de dokumacılığı geliştirdiler. Yetiştirdikleri keçi ve koyunların yünleri, ticaret yollarındaki kervanların sermayesi oldu.

Mezopotamya’nın merkezi idari yapısı ve yazı temelli bürokratik örgütlenmesi, Anadolu’dan gelen maden işleme yöntem bilgileri ve estetik çömlek teknikleriyle zenginleşti. Aynı şekilde Anadolu halkı, çivi yazısını öğrenerek kendi dillerini kil tabletlere kazıdılar. Sulama projeleri, sürü yönetimi ve depolama çözümlerinde Mezopotamya’dan gelen mühendislik ve pratik bilgileri kendi yaşamlarına uyarladılar. Kara ve deniz kervanlarının kesiştiği liman kentlerinde hem bakır hem de tunç eşyalar, mezar hediyeleri ve heykelcikler paylaşıldı. Farklı diller konuşan tüccarlar, kültürlerin değiş tokuşunu ve alışverişini yaptılar.

Binlerce yıl önce başlayan; geçen zaman ve gelişen ilişkiler sebebiyle fazlasıyla hızlanan Neolitik Devrim ile insan toplulukları köylerden kente geçtiler. Tarım yanında sanat ve inanç sistemini de geliştirdiler. İlk yasaları belirleyip, ürün paylaşımını kurallara bağladılar, toprak üzerindeki kullanım haklarını ve sulama suyu kullanımını yazıyla kayıt altına aldılar.

Sonuçta hepimizin bildiği Uygarlığın Beşiği nitelemesi, Bereketli Hilal’in küçük yüzölçümüne rağmen insanlık uygarlığı tarihindeki baş döndürücü rolünü vurgular. Nil’den Dicle’nin doğusuna, Toroslardan Zagros dağları vadilerine kadar uzanan bu bölgedeki her yağmur damlası toprağı bereketle suladı. Alınan her hasat toplulukları mutlu etti, bir arada olmalarını sağladı ve bunların ötesinde kil tabletlere kazıdıkları her harf ise geleceğe seslendi.

Antik çağ toplulukları tarım yöntemleriyle, dilleri, dinî ritüelleri veya genel gelenek ve görenekleri bağlamında birbirlerinden belirgin farklar ile ayrılabilirlerdi. Ancak zaman içerisinde savaşlar, fetihler, göçler ve kültürel etkileşimler sonucunda topluluklar arasında, genetik, sosyal ve kültürel açıdan pek çok alışveriş oluşmuştur. Dolayısıyla zamanında orada yaşamış olan insanlarla günümüzdekiler, genetik mirasın yanı sıra kültürel ve toplumsal evrim bakımından da birbirinden farklı ve farklılaşmış topluluklar olmuşlardır.

Uzun lafın kıssası; Arşimet’i burada yeniden hatırlamak demek, evrensel dayanak noktasını burada bulmak ve insanın doğayla kurduğu bilimle açıklanabilecek ilk derin ilişkiyi anlamak demektir. Çünkü Bereketli Hilal, yalnızca bir coğrafya parçası olmayıp, insanoğlunun kendi tarihini yazmak için kalemi eline aldığı defterin ilk sayfasıdır.