Ansızın
dehşet ve korku içinde açtı gözlerini. Yine aynı kâbus... Görüşü kararıyor,
nefesi kesiliyor ve hiçlik. Panik halde yatağından çıktı ve geniş terasa attı
kendini. Serin sabahın ilk ışıkları altında, tanrıların özenerek şekil
verdikleri kıvrımlarıyla yaşamın merkezi nehir, kutsal olan Buranun'a ya ve
kıyılarının ardındaki kızıl tepelere baktı. Tanrı kanı taşıyan, her şeyi gören
ve tüm sırları bilen bir kral, Sha Nagba Imuru'ydu O. Ama yine insan tarafının
aynı ölüm korkusuyla uyandı bu tan vakti, ölümsüzlüğü tutkuyla, her şeyden çok
istiyordu Gılgamış.
O
günün Buranun'u bugünün Fırat nehri kıyısındaki Uruk şehrinin yüksek surlarının
ardındaki sarayında, hüküm sürüyordu yarı tanrı yarı insan Gılgamış. Bir yandan
tanrı olmanın sonsuz asaleti ve diğer yandan yarı ölümlü olmanın yıkıcı
acısıyla kavrulan bir kraldı. Boynunda aslan peleriniyle dolaşan, kuvvetiyle
dağları bile yerinden oynatacak kadar kudretli olandı; ama omuzlarındaki ölümlü
olmanın ağır bilinci, kalbinde durmaksızın gümbür gümbür büyüyen bir korku
yaratıyordu...
İşte
bu biraz unutulmuş, biraz kayıp bir hikâye. Ama belli ki, her zaman
onurlandırılsın ve akıllara kazınsın istenmiş. Dört bin yıl önce yazının henüz
yeni yeni kullanılmaya başladığı, ki aslında tarihin başladığı çağda, kil
tabletlere çivi yazısıyla kazınan bir öykü. Kahramanlık ve özünde insanın
yaşam, kader ve kaçınılmaza dair anlam arayışının anlatımı. Kısa bir özetle;
zamanın derinlerinden gelen bir sesin anlattığı bu destan, Mezopotamyalı
Gılgamış'ın ölümsüzlüğü arayışının feryadı.
Medeniyetin
kalbine can veren iki nehir; Fırat ve Dicle. Tarihten gelen o ses Euphrates,
Tigris der ve aralarındaki verimli topraklara ise Mezopotamya. Sahipleri
Sümerler, sonrasında ise önce onların işçileri sonra efendileri Akadlar ve sonra
Babilliler. İnsanlığın en azından bölgesel olarak bilinen ilk medeniyetlerinin
doğduğu ve o destanın yaşandığı topraklar.
Gılgamış,
halkına zulmeden bir kraldır . Tanrılar, halkın feryadını duyarak ona denk bir
güç yaratırlar, Enkidu. Vahşi doğada yaşayan bu adam, bir tapınak fahişesi
tarafından uygarlaştırılır. İki güçlü varlık çetin bir mücadeleye girişirler ve
galip Gılgamış, son demde Enkidu'yu dostu ve yoldaşı olarak seçer.
Bu
dostlukla birlikte, ölümcül maceralara girişirler. Önce, tanrıların korkunç
bekçisi Humbaba'yı öldürmek için sedir ormanlarına yolculuk eder ve onun başını
keserler. Gılgamış'ın kabul etmediği evlenme teklifinin intikamı sebebiyle aşk
ve savaş tanrıçası İştar'ın öfkesiyle karşılaşırlar. İştar'ın gönderdiği Gök
Boğasını öldürürler, ancak bu tanrısal meydan okuma, Enkidu'nun bir hastalıkla
ölmesine yol açar.
Enkidu'nun
ölümü, Gılgamış'ı derin bir yasa ve ölüm korkusuna sürükler. Ölümsüzlüğün
sırrını öğrenmek için tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkar. Sonunda, Büyük
Tufan'dan sağ kurtulup ölümsüzlük bahşedilen bilge Utnapiştim'i bulur.
Utnapiştim ona ölümlülüğün kaçınılmazlığını hatırlatır. Bir teselli olarak
gençlik otunu alan Gılgamış, onu da bir yılana kaptırır ve Uruk'a, ölümlü insan
gerçeğiyle yüzleşmiş olarak, eli boş döner.
Gılgamış
Destanına sıradan bir antik metin gibi bakmamalıyız. Bu gezegende yaşayan ve en
akıllı ırk olan insanın oluşturduğu kültür birikiminin temel taşlarından
biridir o destan. Bugün batı medeniyeti dediğimiz birikimin kurucu taşlarından
da sayılan Homeros'un İlyada ve Odysseia'sından kabaca bin beş yüz, yani
günümüzden dört bin yıl önce yazılmıştır. Bünyesindeki çeşitli temalarla pek
çok daha yeni destana, halk anlatılarına kaynak olmuş veya derinden
etkilemiştir.
Gezegende
yaşamış tüm insan nesillerine ait bir kültürel hafıza var elbette ve bu
hafızada bilinmeyen veya farklı yorumlanan pek çok hikâye ve değer. Tufan
hikayesi, erken dini fikirler, ölüm korkusu, dostluğun kıymeti, gücün
sınırları, doğaya karşı sorumluluk ve anlam arayışı gibi konular; zaman, mekân
ve halklardan öte bir evrensel us ortaklığı barındırır. Orta çağ kralları ve
derebeylerinden binlerce yıl önce yaşayan zorba kral Gılgamış'ın katlandığı
derin acı sonrası, bir zorbadan olgunlaşan bir bilgeye dönüşümü bugün de önemli
ve değerlidir.
Gılgamış
ölümsüzlük otunu yılana kaptırınca, yenildi mi insanoğlu? Elbette hayır, aksine
yenilendik ve bilgeliğe evrildik. Anın, iyiliğin ve üretmenin keyfini ve
önemini öğrendik.
Bir
şey daha öğrendi insanoğlu; yarattığın değerler seni bilgeliğe ve ölümsüzlüğe
taşıyacaktır.