14 Ağustos 2025

Sha Nagba Imuru

Ansızın dehşet ve korku içinde açtı gözlerini. Yine aynı kâbus... Görüşü kararıyor, nefesi kesiliyor ve hiçlik. Panik halde yatağından çıktı ve geniş terasa attı kendini. Serin sabahın ilk ışıkları altında, tanrıların özenerek şekil verdikleri kıvrımlarıyla yaşamın merkezi nehir, kutsal olan Buranun'a ya ve kıyılarının ardındaki kızıl tepelere baktı. Tanrı kanı taşıyan, her şeyi gören ve tüm sırları bilen bir kral, Sha Nagba Imuru'ydu O. Ama yine insan tarafının aynı ölüm korkusuyla uyandı bu tan vakti, ölümsüzlüğü tutkuyla, her şeyden çok istiyordu Gılgamış.

O günün Buranun'u bugünün Fırat nehri kıyısındaki Uruk şehrinin yüksek surlarının ardındaki sarayında, hüküm sürüyordu yarı tanrı yarı insan Gılgamış. Bir yandan tanrı olmanın sonsuz asaleti ve diğer yandan yarı ölümlü olmanın yıkıcı acısıyla kavrulan bir kraldı. Boynunda aslan peleriniyle dolaşan, kuvvetiyle dağları bile yerinden oynatacak kadar kudretli olandı; ama omuzlarındaki ölümlü olmanın ağır bilinci, kalbinde durmaksızın gümbür gümbür büyüyen bir korku yaratıyordu...

İşte bu biraz unutulmuş, biraz kayıp bir hikâye. Ama belli ki, her zaman onurlandırılsın ve akıllara kazınsın istenmiş. Dört bin yıl önce yazının henüz yeni yeni kullanılmaya başladığı, ki aslında tarihin başladığı çağda, kil tabletlere çivi yazısıyla kazınan bir öykü. Kahramanlık ve özünde insanın yaşam, kader ve kaçınılmaza dair anlam arayışının anlatımı. Kısa bir özetle; zamanın derinlerinden gelen bir sesin anlattığı bu destan, Mezopotamyalı Gılgamış'ın ölümsüzlüğü arayışının feryadı.

Medeniyetin kalbine can veren iki nehir; Fırat ve Dicle. Tarihten gelen o ses Euphrates, Tigris der ve aralarındaki verimli topraklara ise Mezopotamya. Sahipleri Sümerler, sonrasında ise önce onların işçileri sonra efendileri Akadlar ve sonra Babilliler. İnsanlığın en azından bölgesel olarak bilinen ilk medeniyetlerinin doğduğu ve o destanın yaşandığı topraklar.

Gılgamış, halkına zulmeden bir kraldır . Tanrılar, halkın feryadını duyarak ona denk bir güç yaratırlar, Enkidu. Vahşi doğada yaşayan bu adam, bir tapınak fahişesi tarafından uygarlaştırılır. İki güçlü varlık çetin bir mücadeleye girişirler ve galip Gılgamış, son demde Enkidu'yu dostu ve yoldaşı olarak seçer.

Bu dostlukla birlikte, ölümcül maceralara girişirler. Önce, tanrıların korkunç bekçisi Humbaba'yı öldürmek için sedir ormanlarına yolculuk eder ve onun başını keserler. Gılgamış'ın kabul etmediği evlenme teklifinin intikamı sebebiyle aşk ve savaş tanrıçası İştar'ın öfkesiyle karşılaşırlar. İştar'ın gönderdiği Gök Boğasını öldürürler, ancak bu tanrısal meydan okuma, Enkidu'nun bir hastalıkla ölmesine yol açar.

Enkidu'nun ölümü, Gılgamış'ı derin bir yasa ve ölüm korkusuna sürükler. Ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek için tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkar. Sonunda, Büyük Tufan'dan sağ kurtulup ölümsüzlük bahşedilen bilge Utnapiştim'i bulur. Utnapiştim ona ölümlülüğün kaçınılmazlığını hatırlatır. Bir teselli olarak gençlik otunu alan Gılgamış, onu da bir yılana kaptırır ve Uruk'a, ölümlü insan gerçeğiyle yüzleşmiş olarak, eli boş döner.

Gılgamış Destanına sıradan bir antik metin gibi bakmamalıyız. Bu gezegende yaşayan ve en akıllı ırk olan insanın oluşturduğu kültür birikiminin temel taşlarından biridir o destan. Bugün batı medeniyeti dediğimiz birikimin kurucu taşlarından da sayılan Homeros'un İlyada ve Odysseia'sından kabaca bin beş yüz, yani günümüzden dört bin yıl önce yazılmıştır. Bünyesindeki çeşitli temalarla pek çok daha yeni destana, halk anlatılarına kaynak olmuş veya derinden etkilemiştir.

Gezegende yaşamış tüm insan nesillerine ait bir kültürel hafıza var elbette ve bu hafızada bilinmeyen veya farklı yorumlanan pek çok hikâye ve değer. Tufan hikayesi, erken dini fikirler, ölüm korkusu, dostluğun kıymeti, gücün sınırları, doğaya karşı sorumluluk ve anlam arayışı gibi konular; zaman, mekân ve halklardan öte bir evrensel us ortaklığı barındırır. Orta çağ kralları ve derebeylerinden binlerce yıl önce yaşayan zorba kral Gılgamış'ın katlandığı derin acı sonrası, bir zorbadan olgunlaşan bir bilgeye dönüşümü bugün de önemli ve değerlidir.

Gılgamış ölümsüzlük otunu yılana kaptırınca, yenildi mi insanoğlu? Elbette hayır, aksine yenilendik ve bilgeliğe evrildik. Anın, iyiliğin ve üretmenin keyfini ve önemini öğrendik.

Bir şey daha öğrendi insanoğlu; yarattığın değerler seni bilgeliğe ve ölümsüzlüğe taşıyacaktır.

1 Ağustos 2025

Bir Milyon Altı Yüz Elli Yedi Bin Yüz Seksen

Gece katran gibi zifiri bir karanlık çökmüş kutsalların üzerine. Gökyüzü kapkara bir kadife örtü, parlak yıldızlar serpilmiş üzerine. Bir adam, aslında uzun boylu bir şaman. Ellerini yukarıya, göğün karanlığına uzatmış ve yıldızlara dönmüş yüzünü. Çökmüş suratı çarpılmış, kuru derisi buruş buruş, gözleri yuvalarının karanlığına gömülmüş iki kara nokta. Rüzgârda dalgalanan pis kokan cübbesi ile korkutucu, çevresindekilere yıldızları, Samanyolu'nu işaret ediyor. "Gümüş ırmak yavaş akıyor, çağlaması için daha çok kurban gerek" diye haykırıyor. Zavallı, biçare insanlar korku içindeler...

İnsanoğlu tüm tarihi boyunca başını kaldırıp yukarılara, özellikle geceleri gökyüzüne hep baktı. Oradaki dağınıklığın içerisindeki döngüsel düzene hayran oldu ve o döngünün kendi hayatına etkilerini fark etti. Bazen medet umdu yardım diledi, bazen fallara baktı geleceğini sordu.

İnsanın başlangıçta; tarım, avcılık, yolculuk, dinsel törenler çevresindeki sınırlı bir gökyüzü merakı vardı. Ancak bu sınırlı merak, zamanla yön bulma, zamanı belirleme ve ilahlara ulaşma arzusundan ötesine geçti. Evreni fark eden ademoğlunun bu merakı, onu ve yasalarını anlamaya, tanımaya ve bizzat içinde dolaşarak keşfetmeye evrildi. On yedinci yüzyılda gözlemsel astronominin babası ve modern fiziğin kurucusu sayılan Galileo ile başlayan karasal gözlemler, bugün uzayı uzaydan gözlemleme aşamasına geldi. Bu durumun son kahramanı ise, dört yıl önce uzaya fırlatılan ve kızılötesi çalışan James Webb uzay teleskobudur. Ona ismini veren kişi; NASA’nın altmışlı yıllardaki ikinci yöneticisi ve Apollo programı içerisinde önemli rol oynamış bir bilim insanıdır.

Dünya’dan bir milyon altı yüz elli yedi bin yüz seksen kilometre uzakta özel hesaplanmış L2 yörüngesi ve Lagrange noktası üzerinde çalışıyor teleskop. Bu seçim özeldir zira, gezegenimizin ve yıldızımızın kütle çekim ve merkez kaç kuvvetlerinin birbirlerini dengeledikleri bir konumdan bahsediyoruz. Yörüngesi üzerinde ilerlerken, hızı ve yönü ile Dünya’ya göre sabit kalmakta ve aksi tarafında bulunduğu için Güneş'in ışığından korunarak derin uzayı net gözlemleye bilmektedir. Ek olarak bu yörüngenin sabit bir soğuk çalışma sıcaklığı ve değişmeyen bir konum sağlanması sebebiyle yakıt tasarrufu yapılmaktadır. Kanımca en önemlisi ise, Dünya ile eş zamanlı ve kesintisiz karşılıklı veri iletişimi yapılıyor olunmasıdır.

Evrenin muazzam büyüklüğü, cisimlerin uzaklığı ve ışığın hızı bağlamı düşünülünce, teleskobun öncelikli hedefi geçmişe bakmaktır diyebiliriz. Milyarlarca yıl geçmişten bize ulaşan görüntülere bakmaktaki amaç ise; henüz emeklemekte olan erken evreni görmek, incelemek ve tanımaktır. Eğer varsa öncesini keşfedecek, neden ve nasılı sorgulayacak ve oralara zaman makinesiyle yolculuk ediyor olacağız. Böylece "Büyük Patlama" sonrası ilk birkaç yüz milyon yıl içerisinde doğan yıldız, gelişen galaksileri inceleyecek, bugünü anlayacak ve yarını tahmin edebileceğiz.

O, evrenin en eski gökadalarını bilmek istiyor. Bunu yapmak için, gökada merkezinde yer alan ve milyonlarca, belki milyarlarca defa güneşimiz kütlesindeki dev kara delikleri ve etraflarında dönen enerji devleri kuasarları arıyor. Atmosfer bileşenlerini analiz ederek yeni öte gezegen, ki bunlar başka yıldızların etrafındaki gezegenlerdir, keşifleri yapıyor. Süper büyük gaz gezegenlerinin iç yapılarını ve nasıl oluştuklarını araştırıyor. Yıldızların çevresindeki yaşanabilir bölge gezegenlerini inceliyor ve yaşam izleri arıyor. Ayrıca; gökada evrimine, yıldız ve gezegen doğumuna olanak sağlayan organik moleküllerin yoğun olarak bulunduğu gaz ve toz bulutlarına bakıp, aradığı izlerin olası köklerini bulmaya çalışıyor. Dünya’ya yakın yolcu gök taşlarını takip ederek, çarpışma olasılıklarını ve uzay madenciliği olanaklarını değerlendirmeye yardım ediyor. Aynı zamanda "Karanlık Madde", "Karanlık Enerji" gibi astrofiziğin temel sorularına cevap arıyor.

Bunlar teknik terimlerden olabildiğince arındırılmış ve özetlenmiş hedeflerdir. Kısaca kesin olarak bilinen ise, bizi sarmalayan uzayın pek çok bilinmezine ışık tutacağıdır. O bugüne kadar, henüz birkaç yıl içerisinde bile; karanlık madde ve erken süper kütleli kara delikler hakkında yeni bulgular sağladı, süpernova kalıntılarını izledi. Güneş benzeri genç bir yıldız etrafındaki kayalık gezegenlerin yapı taşlarını gözlemledi ve bizlere uzaya ait bilgi sağlayan pek çok nefes kesici kızılötesi görüntü bile yakaladı.

Onunla keşif maceramız yeni başladı, ancak her güzel şey gibi bunun da bir sonu gelecek. Çünkü görev süresi sınırlı, zira bazı şeyler zamanla tükeniyor veya cihazlar işlevlerini yitiriyorlar. Öncelikle bilmek gerekiyor ki, teleskop yönünü korumak ve konumunu düzeltmek için itici gaz kullanılıyor. Bu gaz sınırlı miktarda ve zamanla tükenecek. Yakıtı bittiğinde teleskop yörüngesinde sabit kalamayacak ve gözlem yapamaz hale gelecek. Ayrıca tüm görev süresince geçerli olan şey ise, uzayda onarım yapılamadığıdır. Hassas cihazlar, özellikle kızılötesi dedektörler ve güneş kalkanı, yıllar içinde kozmik radyasyon ve sıcaklık farkları nedeniyle bozulabilirler. Öte yandan teleskop güneş enerjisiyle çalışıyor, ama bazı sistemler aşırı soğukta kalmak zorundalar. İşte güneş kalkanı tam bu dengeyi sağlıyor, ancak kalkan zarar görürse teleskopun hassas ölçümleri etkilenebilir. Sonuç olarak; beş yıl olarak planlanan görev süresi, başarılı fırlatma ve düşük yakıt tüketimi sayesinde en az on yıla çıkarıldı. Ancak bu süre, teknik sınırlamalar nedeniyle sonsuz ve sorunsuz değil. Özetle bilimin de şansa ihtiyacı var.

Bir gün; O yakıtını tamamen tükettikten sonra veri akışı kesilecek, dengesini yitirecek ve yörüngesinden çıkmaya başlayacaktır. Uzaydaki sahipsiz bir enkaz yığını olmaması için, kenarda saklanacak az miktardaki itici gaz kullanılarak sabit “Mezarlık Yörüngesi ”ne sürüklenmesi arzulanmaktadır. Böylece makine susacak ve sonsuz uykusuna yatacaktır.

İnsan merakının ve bitmez azminin güzelliği burada yatıyor. Yirmi beş yıllık muhteşem bir çalışma, üç yüz kırk dört çözülmesi gereken kritik kurulum aşaması, binlerce kişinin alın teri, bitmez bir bilgi birikimi ve anahtar teslim on milyar dolar.

Tüm bu merak insanı taş baltalar kullanmaktan bugün buralara getirdi ve daha ötesine, başka gezegenlere de taşıyacaktır.