13 Mayıs 2025

Bu Takvim Bir Başka

İlgili resim

Gezegenimizin yıldızı etrafındaki dokuz yüz otuz dokuz milyon kilometrelik yörüngesini üç yüz altmış beş günde tamamlıyor ve biz de buna bir yıl diyoruz. Yaşamlarımızı düzenleyen bir takvim bile hazırlamışız ve örneğin ben bu takvimin bir yılından elli sekiz tane yaşamışım.

Bir farkındalık için, bir farklılık öneriyorum...

Diyelim ki bir ocak gününün başlangıcı, ki yılbaşı gecesi, tam gece yarısı olsun. Bugün bu yazıyı okurken ise otuz bir aralık gece yarısı olsun. Yani zamanın başlangıcı büyük patlamadan bu yana, kısaca yaklaşık on dört milyar yıl boyunca olan her şeyi gelin bir takvim yılının içine sığdıralım.

Bu yeni takvim ölçeğine göre yaklaşık bir hesaplamayla; bir gün otuz sekiz milyon yıla, bir saat bir buçuk milyon yıla, bir dakika yirmi beş bin yıla ve her bir saniye ise dört yüz on yedi gerçek yıla denk gelmektedir.

Şimdi ayaklarınızı yere sağlam basalım; yeni takvime göre yirmi dokuz Aralık'ta ilk dinozorlar evrimleşmiş ve otuz Aralık'ta ise yok olmuşlardır. Yılın son günü olan otuz bir Aralık'ta ise “Memeliler” ve dolayısıyla ön atalarımız “Primatlar” sahne almıştır.

Tarih yazının kullanılmasıyla başladı, yani altı bin yıl önce Mezopotamya'da. Yeni takvime göre insanlığın yazılı tüm tarihi, yılın son gününün son dakikasının son saliselerinde yaşanmış.

Büyük patlama senenin birinci günü oldu ve ortaya devasa bir kozmik çorba çıktı. Bir büyük tencere kozmik çorbanın durulması, yani atom ve diğer tüm parçacık çarpışma, birleşme ve dönüşümleri sonrasında, gök cisimleri oluşmaya ve bir düzene girmeye başladılar.

Mayıs ayının ilk on günü dolduğunda, gökadamız Samanyolu oluşmaya başladı. Artık mahallemiz yani “Güneş Sistemi” yavaş yavaş doğmaktadır. Bu işler olup biterken beş ay daha geçmiş ve Eylül’ün ilk günü gelip çatmıştır.

Sıra yuvamıza geldi. Artık yer küre soğuyor, Eylül ayının son on gününe doğru kor halindeki dünyamız artık şekillenmeye başladı ve yaşam ve evrim kendi ritmiyle yavaş yavaş ve sabırla ilerliyor. Eylül sonu Ekim başı gibi yaşamın öncü tohumları yerlerini aldılar ve artık yaşam başlıyor. Bakteriler dokuz Ekim’de, Çok hücreli yaşam sekiz Kasım’da başlıyor.

Böceklerin ataları senenin Aralık ayı ortası gibi evrimleşiyor, kara bitkileri böcekler ve tohumlar senenin bitimine on gün kala yeryüzünde yerlerini alıyorlar.

Artık yaşam karaya çıkıyor, önce amfibiler sonra sürüngenler ilk adımlarını yeryüzünde atmaya başlıyorlar. Artık yirmi altı aralık itibarıyla memeliler sahne alıyor ve çiçeklerin ortaya çıkışı yirmi sekiz Aralık’ta oluyor.

Veeeee… Patron geliyor…

Ön atalarımız primatların ortaya çıkışı yıl sonundan bir gün önce, ilk insanımsılar yılın son günü öğle sonrasının başında ve akşam saatlerinde ise insanlara gidecek soy hattı, şempanzelere giden soy hattından ayrılmaya başlar. Yani gerçek zaman diliminde altı milyon yıl kadar öncesindeyiz.

Ön atalarımız taştan araç gereçleri yılın son gününün son saatine doğru yapıyor ve ateşi etkin olarak kullanmaya yılın son gününün son çeyrek saatinde başlıyorlar.

Senenin son altı dakikasında bizler, yani "Homo sapiens" evrimleşmeye başlıyor. Gece yarısına yirmi dört saniye kala ilk tarım yapılmaya başlanır. Altı saniye kadar kaldığında eski Ahit yazılır ve dört saniye civarı kaldığında Hazreti İsa doğar. Bir saniye sonra yani yıl sonuna üç saniye kala ise Hazreti Muhammed İslam dininin elçisi olur. Yılın son on üç mili saniyesinde ise uzay yolculukları yapmaya başladık.

Tüm bunlar bir yana; yılın son on beş milisaniyesinde, insanoğlu kendisine bahşedilen zekayı kullanarak yer küremizi yaşanmaz bir yer haline getirmek için canla başla uğraşıyor.

Zeki bir ırk olduğumuz muhakkak ama acaba yeterince akıllı mıyız?

10 Mayıs 2025

Üç Bin İki Yüz Yıl Öncesinden Bir Hitit Hikayesi

Pazar yeri bugün yine tıklım tıklım. Tezgâhlarında dokudukları ketenleri satmaya çalışan kadınlar, örs ve çekiç gürültüleri içinde bronz kılıçları döven demirciler, müşteriler, dilenciler ve çığlık çığlığa oradan oraya koşuşturan çocuklar.

Tam bir çılgınlık ama iyidir böyle günler, satış çok olur diye düşünüyordu Happa. Tezgahındaki en iyi birkaç çömleği seçip saray hizmetkarına daha yeni vermiş ve altınları daha anca koymuştu kesesine. Arka tezgâhtan Arzawan; "Bu akşam tapınakta olacak mısın?" diye sordu. Happa gülümsedi; "Elbette, hayatta kaçırmam." dedi. "Tanrılar bizi korusun ve topraklarımız bereketli olsun!" diye de ekledi kahkahayla.

Bugün önemli bir gündü; tapınakta büyük bir tören yapılacaktı ve büyük ateşlerin etrafında toplanan insanlar, tanrılara adaklarını sunacaklardı. Rahipler kurbanları ve adakları hazırlarken, Happa’nın yaptığı çömlekler kutsal içecekleri taşımak ve Kral’ın sofrası için kullanılacaktı.

Şenlik ateşleriyle aydınlanan karanlık gecenin şölenleri, çığlıklarla, savaş naralarıyla, at kişnemeleriyle ve haykırışlarla bölündü Hattuşaş' ta. Şehrin her köşesi kızıl alevler içinde yanıyordu. Kaşka savaşçıları, sarayın taş duvarlarını aşarak iç avluya ulaşmışlardı bile, Hitit İmparatorluğu düşmek üzereydi.

Sadık veziri Kurunta, ona fısıldadı, gizli geçit batı tarafı mağaralarına çıkıyor dedi. Kral başını salladı. Kaşkalar, sarayın ana salonuna doğru ilerlerken, o gölgelerin arasına karışarak kaçış yoluna yöneldi. Zırhını çıkardı, başındaki altın işlemeli miğferi fırlattı. Artık bir hükümdar değil, sadece hayatta kalmaya çalışan bir sade adamdı. Kaçışan halka karışarak, birkaç saat içinde Tarhuntassa yakınlarında bir dağ geçidine ulaştı.

Son bir kez yanan Hattuşaş’a baktı, başkenti düşmüştü. Ama Hitit ruhu hâlâ yaşıyordu. Şuppiluliuma, gölgelerin arasında kayboldu. Bir gün geri dönecekti, ama dönemedi.

Böylelikle zaten etki alanı ufalmış olan Hitit imparatorluğu çökmüş ve kadim başkenti Hattuşaş yıkılmıştı. Bu aslında Anadolu’daki birçok büyük merkezin kaçınılmaz kaderiydi. Bronz Çağı Çöküşü olarak bilinen büyük bir tarihsel dönemdir yaşanan felaketler zamanı.

Günümüz şehri Çorum yakınlarındaki Hattuşaş, Milat öncesi bin iki yüz civarında Hitit İmparatorluğu'nun çöküşü sırasında tamamen yakılıp yıkıldı. Bu yıkımın kesin faili tam olarak bilinmese dahi, Deniz Kavimleri, Kaşkalar ve Asur Krallığı gibi dış güçlerin saldırılarıyla bağlantılı olduğu düşünülmektedir bugün.

Hititlerin son büyük kralı II. Şuppiluliuma, imparatorluğu ayakta tutmaya çalışmış olsa dahi, iç karışıklıklar ve dış tehditler nedeniyle başkent Hattuşaş terk edilmiştir. Şehirde büyük yangın izleri bulunmuş, bu da saldırının çok yıkıcı olduğunu göstermektedir.

Bronz Çağı Çöküşü; Milat öncesi bin yüzlü ve bin iki yüzlü yıllarda Anadolu, Doğu Akdeniz havzası ve Yakın Doğu'da yer alan önemli devletlerin beklenmedik bir şekilde yıkıldığı dönemin adıdır. Hitit İmparatorluğu, Miken Uygarlığı, Minos Krallığı ve Ugarit gibi büyük şehirler yakıldı, yıkıldı, yağmalandı, halkları katledildi. Mısır saldırılara uğradı ve sonrasında bu bölge uzun sürecek olan bir karanlık döneme girdi.

Dönem ve coğrafya incelendiği zaman çeşitli sebepler görülecektir. İklimsel değişiklikler ve sert kuraklık tarımı ağır yaralamış ve kıtlıklar görülmüştür. Kıtlıklar halkı kırarken, doğal olarak ticaretin ve bağlantılı olarak ticaret ağlarının da çökmesine sebep olmuştur. Ekonomik çöküş toplumsal huzursuzluğa, siyasi ve sosyal karışıklıklara, taht kavgalarına ve toplum hareketlerine kadar uzandı.

Güç kaybeden tüm devletler, Akdeniz havzasında ortaya çıkan gizemli savaşçı gruplarının avları oldular. Bu lanetli döneme Deniz Kavimleri İstilası denir ve birçok büyük şehrin yağmalanarak yok edildiği, insanlarının köleleştirildiği veya kılıçtan geçirildiği bir tarih parçasıdır.

Bronz Çağı çöküşü, antik dünyanın en büyük kabuslarından biridir ve tarihçiler bugün henüz tam olarak dönemin nedenlerinin özünü anlamaya çalışmaktadırlar.

8 Mayıs 2025

Kıyamet Senaryosu

...Ezrailin gelir kendi, ne ağa der ne efendi, sayılı günler tükendi yolun sonu görünüyor. Bu dünyanın direği yok, merhameti yüreği yok, kılavuzun gereği yok yolun sonu görünüyor... demiş Musa Eroğlu üstad.

Hadi kusüratı yukarıya yuvarlıyor ve diyorum ki; ülkemizde ortalama yaşam süresi yaklaşık seksen yıl.

Soru şu; Az mı, çok mu?

Az yada çok, hesap bu ve bazen insana hiç olmayacak ve hiç bitmeyecek gibi geliyor değil mi? Aşağıdaki yazıyı okurken bunu düşünedurun bir yandan da.

Bir diğer taraftan hani sanki hiç olmayacak bir uzaklıktaki, ama gerçekten uzaktaki bir menzilde ise, eninde sonunda bir gün yıldızımız Güneş' in de sonu gelecek ve O'da sönecek. Elbette olamayacak gibi bir şey ama, saat çalışıyor; tik tak tik tak...

Demiş ya üstad Veysel;"Düşünülürse derince, uzak gözükür görünce, yol bir dak'ka miktarınca, gediyorum gündüz gece". Hep beraber gidiyoruz o menzile.

Ne rüya ne anlatı ve ne de şiir, bilim konuşalım biraz.

Güneşimiz gibi bir yıldızın olası beklenti yaşı, ki biraz tedbirli gidersek yaklaşık olarak kabaca dokuz milyar yıldır ve bugüne kadar da bizimki yaşamının yarısını da geçirmiş durumda.

Bir başka üstadın, Cahit Sıtkı Tarancı' nın da dediği gibi;"Yaş otuz beş yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün."

Güneş, merkezindeki hidrojeni hiç durmadan helyuma çeviriyor, bu reaksiyon sırasında ortaya çıkan inanılmaz enerjiyi ise etrafına yayıyor ve gezegenimizde yaşam devam ediyor.

Üstat Veysel'in satırları tam olarak bu mavi gezegenimiz için söylenmişçesine güzel. Gidiyoruz o menzile ama sonuç olarak korkmaya da gerek yok, bu dediğim kıyamet olana kadar insanoğlu sonsuz boşlukta yolculuk için gerekli gemileri muhakkak ki yapacaktır, bu gemilerle yol almak için ihtiyacı olan gerekli egzotik yakıtı bulacak ve Warp sürüşünü, ki uzayı bükerek ışık hızının da üzerine çıkarak, farklı gezegen sistemlerine ulaşmış olacaktır. Yeter ki birbirini yemeyi bıraksın veya kendi medeniyetini yok etmesin veya gerilere düşürmesin bu gerçek gelişme yolunda. Hedef böyle bilimsel konular olmalıdır, insani zararlı egoların peşinde koşmaktansa.

Peki ne olacak bu olası kıyamet senaryosu uyarınca?

Öncelikle yıldızımızın yapısal dengesi bozulacak, yakıtı tükendikçe çekirdeği içine çökecek ve şişecek. Her ne kadar önümüzde bir kaç milyar yıl var desek dahi, kabaca bir milyar yıl sonra parlaklığı yüzde on artacak ve bu bağlamda gezegenimizdeki sıcaklıklar yaklaşık elli derece daha yükselecek. İnsan elbette yeraltıda şehirler kuracaktır ve yaşamı bir şekilde devam edecektir ve ancak gezegen yüzeyindeki doğal yaşamın sonu gelmiş olacaktır. Ancak o güne kadar sürekli ve logaritmik olarak katlanan Dünya nüfusu ve kaynak yetersizliği bu sonu zaten getirmiş olacaktır.

Yukarıda dediğim gibi. Güneş'in iç basıncı düşerken, dış katmanlar şişecek ve bir kızıl deve dönüşerek Merkür ve Venüs'ü yutacaktır. Dünya'nın da akıbeti belirsiz. Eğer yutulmasa bile, Güneş o kadar büyük ve sıcak olacak ki, okyanuslar kaynayacak, atmosfer uzaya savrulacak ve yaşanmaz hale gelecek gezegenimiz.

Güneş, birkaç yüz milyon yıl boyunca daha genişleyip maddesinin büyük kısmını uzaya savurduktan sonra çekirdeği çökecek ve geriye beyaz cüce olarak adlandırılan yoğun bir yapı kalacak. Bu aşamada Güneş artık bir enerji kaynağı olmayacak, sadece sönük bir sıcak kalıntı olarak varlığını sürdürecektir. Dünya eğer bu süreçte tamamen yok olmazsa, donmuş, ölü bir gezegen olarak eski yörüngesinde boşlukta sürüklenebilir.

Böylesine büyük ölçekli kozmik olayları düşünmek, insana kendi varoluşunun geçiciliğini hatırlatıyor. Farkındasın değil mi?

3 Mayıs 2025

San Francisco' dan Humus'a

İkinci savaş yeni bitmiş, milyonlar ölmüştü. Bu tekrar olmasın diyen bir grup ülke beraber olup bir örgüt kuralım dediler. Örgütün amacını da uluslararası huzur ve güvenliği sağlamak, insan haklarını korumak, sosyal ve ekonomik kalkınmayı desteklemek olarak açıkladılar. Adını Birleşmiş Milleti Örgütü koydular ki, ulusların arasında barış bir daha bozulmasın.

Halbuki birisi bunu yıllar önce söylemiş, sonradan ikinci savaşı çıkaracak adama dahi dikkat çekmişti. Yurtta sulh, cihanda sulh demiş, barışı savunmuştu.

İkinci Dünya Savaşı'nı resmen sona erdiren anlaşma San Francisco barış antlaşmasıdır ve bin dokuz yüz elli iki tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ondan üç bin iki yüz yirmi altı yıl önce ise, on bir bin yedi yüz kilometre doğuda Humus şehri yakınlarında Kadeş'te, ki bir örneği Birleşmiş Milletler Örgütü binasında bulunan ve o savaşta yenişemeyen zamanın iki önemli devleti Hititler ve Mısırlılar arasında tarihin ilk yazılı barış antlaşması imzalandı.

Bugün belki bir müzenin karanlık mahzeninde, belki de hala toprak altında bulunan bir tablette veya gök kubbede şöyle bir anlatı olabilir;

Güneşin kızıllığı, Asi Nehri’ni kan rengine boyuyordu. Ben Humus çevresinde kumaş ticareti yapan küçük bir tüccarım. Yaşamım, sabah erken saatlerde at arabamı yükleyip, günbatımına kadar pazarlarda mal satmaktır. Bir sabah, Mısır ve Hitit orduları Kadeş yakınlarına geldiğinde ise her şey değişti.

Karargahlar ve çadırlar kuruldu, yollar askerlerle doldu. Fısıltılar çarşıları sararken, şehre korku çöktü. Ben ve birçok tüccar, mallarımızı saklamaya başladık. Şehir kapılarında korkuya kapılmış adamlar, kadınlar ve çocuklar birbirine sarılıyordu. Kısa bir süre içinde her şey kaosa dönüştü, araba tekerleklerinin gıcırtısı, savaş naraları, çelik kılıçların çarpışması. Kadeş’in sokaklarında bir gölge gibi ilerliyordum ve evimden hemen hemen hiç çıkmıyordum. Bir tüccar olarak savaşın kazananı umurumda değildi, tek amacım hayatta kalmaktı zira. Fakat bu çatışma, tarihin en büyük mücadelelerinden biri olacaktı. Savaş arabalarının sağladığı üstünlükle Mısırlılar önce zafer naraları attılar ve ancak Hititler savaş alanına geri döndüklerinde ise her şey değişti.

Günler geçti. Artık savaş sona ermişti. Ancak hiçbir taraf kesin bir galibiyet elde edemedi. Mısır ve Hitit, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şey yaptılar ve bir barış anlaşması imzaladılar. Nehrin kıyısında, Mısırlılar ve Hititler barış yeminleri ederken, biz tekrar mallarımızı yükleyip satmaya başladık.

Özetle, hangi taraf kazanırsa kazansın, savaşın içinde kaybolanlar hep sıradan insanlar oluyor.

Diğer taraftan, Birleşmiş Milletler Örgütü'nün hedeflerine tam anlamıyla ulaşıp ulaşmadığı ise tartışmalı bir konudur. Doğrudur birçok uluslararası krizi önlemeye yardımcı oldu, barış gücü operasyonlarıyla çatışmaların kontrol altına alınmasını sağladı. Ayrıca, insani yardım çalışmaları, çevre koruma girişimleri ve küresel sağlık projeleri gibi alanlarda önemli ilerlemeler kaydetti. Bir diğer traftan bunlar yadsınamaz ve yadsınmamalıdır da. Ancak, bazı üyelerin veto hakkı nedeniyle bazı büyük krizlerde etkisiz kalındı ve kalınmaya devam da ediliyor. Çıkar çatışmaları ve güç dengeleri, karar alma süreçlerini zorlaştırıyor.

Uzun lafın kıssası; tamamen eşit haklara sahip ve politik çıkar oyunlarını kararlarından arındıracak bir sisteme sahip olmayan ve kararlarını uygulatamayan bir örgüt hedefinden uzaktır derim. Ancak bu aşamada suçlu elbette bir kurum değil, onun parçası olan egolardır.