30 Nisan 2025

Kaos ve Yörünge

Donanmanın en güçlü sınıfına ait nükleer saldırı denizaltısı, silahlarını kuşanmış olarak kuzeyin soğuk denizlerinin derinliklerinde seyirde. Gün tatbikat zamanı. Emirler keskin ve parmaklar tetikte, zira sadece konuk askeri gözlemciler değil, casus tekneler de derinlerde ve onlar da takipteler. Sessiz bir kedi fare oyunudur gidiyor.

O vakur dev bir patlamayla sarsıldı önce ve hemen ardından ikincisi ile kontrol edilemez şekilde derinlere doğru düşmeye başladı. Demek dedi kaptan;"Avlanmak böyle bir şey"

Bu bir yuvarlanmaydı daha ziyade; zaman, mekan, aşağısı, yukarısı kalmamış derinlere doğru dalıyordu koca gemi. Ölüme çeyrek kala teknenin içinde hakim olan tek şey sınırsız bir kaos.

Enuma Elish işte tam böyle anlatıyor, kaos. Mezopotamya'nın en önemli yaratılış mitlerinden biri olan ve Babil yaratılış destanı diye bilineni.

Zaman yok, mekân yok evrenin başlangıcında. Her yer su, tatlı ve tuzlu. İlginç bir kimliklendirme de var destanda; Tatlı suyun bir tanrısı, tuzlu suyun ise bir tanrıçası var. Onlardan yeni tanrılar hayat buluyor ve bu tanrılar düzeni kurmaya girişiyorlar. Başlarda başarılı oldular ve ancak sonrasında çok gürültücü olmaya başladıkları için, babaları onları öldürmeye karar veriyor. Ancak bilgelik tanrısı planı öğreniyor ve ava giden avlanır misali, babayı öldürerek genç tanrıları kurtarıyor.

Ancak öfkeli anneleri, tanrıça, genç tanrılardan intikam almak için korkunç yaratıklar ile bir savaş ordusu kuruyor. Durdurulamaz bu güç karşısında, kudretli tanrı Marduk, Anunnakiler desteğiyle evrenin düzenini yeniden kuruyor; gökyüzünü ve yeryüzünü yaratıyor, zamanın ölçülmesi için takvim oluşturuyor. Kan ile kili birleştiriyor ve tanrılara hizmet etmemiz için biz insanları yaratıyor. Anunnakiler, Sümer mitolojisinin güçlü ve gizemli figürleridir, onların evrene değin anlayışında tanrısal düzenin temsilcileridirler ve evrenin düzenini sağlamak ve bizlerin kaderini belirlemekle görevlidirler.

Günümüzde bir bölüm yorumcular ise onlara "gökyüzünden gelenler" diyorlar ve başka bir gezegen, Niburu kaynaklı olduklarını iddia ediyorlar. Derler ki; dünyanın dört katı büyüklüğündeki bu gezegen Güneş Sistemi'nin bir parçası olup, üç bin altı yüz yıllık çok uzun bir yörüngeye sahiptir. Dünya gezegenine gelmelerinin sebebi ise, Nibiru'nun atmosferik sorunları nedeniyle altın madenciliği yapmaları gereğidir.

Bu gezegen ve sahipleri ile ilgili tüm teoriler, yorumlar ve sunulan sonuçların dayanaklarının yeterliliğini değerlendirelim biraz. Zira destek sadece spekülatif bir çerçeve içerisinde ele alınmakta olup, binlerce yıl önceki Sümer astronomi bilgileri ve antik metinlerdeki sembollerinden gelmektedir.

Soru basit; Nibiru gezegeni, bilimsel açıdan açıklanabilir bir gök cismi olarak kabul edilebilir mi?

İlgili kuruluşlar ve otoriteler gezegenin varlığını gösterecek güvenilir bilimsel kanıt olmadığında ısrarcılar. Ne uzayda yol alanlar, ne de Dünya yüzeyindeki hiç bir teleskop Nibiru ile ilgili gözlem yapmamıştır. Ayrıca evren bilimi adına da bulunması gereken bazı veriler de eksiktir. Güneş sistemimizdeki gezegenler birbirlerini kütle çekimleri ile etkiler ve yörüngelerde çeşitli düzensizlik ve sapmalara yol açarlar. Ancak Nibiru kaynaklı böyle bir anomali yoktur.

Kanımca en önemli incelenmesi gereken ise, teorik olarak önerilen gezegen yörüngesidir. Bizimle aynı güneşin etrafında dönen, binlerce yılda bir yıldızımıza ve gezegenimize yaklaşan, uzun çok uzun egzotik ve çok eliptik bir yörünge. Bu rotada yolalan bir gezegen yüzeyi mevsimsel anomaliler yaşayacaktır, bazen ısınacak ve bazen ise dondurucu soğuklar olacaktır. Teoriler uyarınca gezegende Dünya benzeri bir yaşam olabilmesi için yüzeyde sıvı su veya denizler olmalıdır, ancak yörüngenin uzak yollarında tüm su buza dönüşecek iklim değişecektir. Böyle bir gezegende akıllı yaşam olabileceği oldukça düşük ve aslında mümkün olmayan bir durumdur.

Bu durumda sonuç olarak; bilimsel verilerle açıklanamayan, mitolojik anlatılara ve romantik yorumlamalara dayanan popüler bir ürün ilgi çekmektedir.

25 Nisan 2025

20 Eylül 1519 - Yaşanabilir Gezegen Nasıl Buluruz

...Tamam sana gemi, ihtiyacın kadar altın ve yeterince adam vereceğim. Dediğin gibi, o bilinmezi bulacaksın bana ve emin ol ki; dediklerini yapamazsan eğer, dönmesen de olur bu denizlere derim. Zira ben seni buldurur ve getirtirim buralara... diye haykırdı Kutsal Roma'nın imparatoru beşinci Karl, nam-ı diğer İspanya kralı birinci Carlos.

Devir yeni coğrafyaları keşif ve doğu ile ticaret devri. O diyarların kıymetli ürünleri ve zenginlik akıyor Avrupa'ya, ama ne pahasına... Sayısız kervan, hiç bitmezcesine aylarca süren yollar, yüksek geçiş vergileri ve savaşlar. Saldırılar, kayıplar, soluk aldırmayan hıyanet, hırsızlık ve talan. Oysa batıya hep batıya giderek güvenle doğuya varabileceğine, baharata ulaşabileceğine ve böylelikle ticarete denizden yeni bir yol açabileceğine inanıyordu otuz sekiz yaşındaki Ferdinand Macellan.

Dünya yuvarlak olmalıydı ve artık keşfedilmiş olan o yeni toprakların ötesinde, onu doğuya ulaştıracak bir deniz, yeni dünyadan o denize de bir geçit vardı muhakkak ve onu bulacaktı, bulmalıydı. Bu en önemli keşfi yapacak, çok ama çok ünlü ve çok ama çok zengin olacaktı. Söz verilen beş gemiyi, altınları, adamları aldı, yirmi eylül bin beş yüz on dokuz günü küçük filosuyla, Avrupa kıtasının batı yakasından, İspanya'nın Sevilla liman kentinden demir aldı ve bizim Portekiz'li kaptanın arayışı böylece başladı. Erzak temini için ilk durak Kanarya adaları ve sonrasında ver elini Atlas okyanusu.

Beş yüz altı yıl sonra bugün arayış hiç hız kesmeden devam ediyor, ama bu defa galaksimizde. Güneş sistemi dışındaki gezegenleri arıyoruz, nam-ı diğer öte gezegenleri. Ama bizleri daha çok heyecana sürükleyecek olan ise, bulacaklarımızdan yaşanabilir olanlardır elbette.

Önce soralım; elimizde henüz oralara ulaşabilecek yeterli teknoloji olmadığına göre, bu gezegenleri buluyor olmamız ne işe yarayacak?

Bu arayış bilimsel, teknolojik ve felsefik açıdan tahminlerin ötesinde etkilidir uygarlığımız adına. Gerçekçi olmak gerekirse ne bulacağımız çok önemli. Kolaylıkla evrende yalnız olup olmadığımızı anlamak adına çok büyük bir adım demekte pekçok kişi. Bu yorumu biraz tereddütle karşılıyorum. Yaşanabilir bir gezegendeki ne düzeydeki bir yaşamdan bahsediyoruz? Mikro organizma seviyesinden, akıllı forma kadar pekçok yaşam çeşidi var dünyamızda. Bunlardan hangisi, hangileri veya bilmediğimiz farklı bir yapı?

Soru içinde soru oldu aslında ve bu aşamada Evren'de yaşam bulabilme olasılığından bahsederken, yaşamı etkileyen unsurları bir hatırlayalım;

Çok farklı ortamlarda yaşam gelişebiliyor olmakla beraber, öncelikle su bulmalıyız, ki sıvı halde su olmalıdır bu. Bulmayı arzuladığımız yaşamın başlayabilmesi ve sonrasında da olması, yani devam edebilmesi adına kimyasal reaksiyonlar gereklidir ve bu ortamı su, yaşamın en temel bileşenlerinden biri olarak sağlar.

Üzerinde sıvı halde su bulunan gezegeni bulduğumuzu düşünelim. En ilkel seviyede başlayan yaşamın korunması, devam edebilmesi de gerekir elbette ve bu aşamada bulacağımız gezegenin çevresinde yeterince kalın bir atmosfere ihtiyaç olacaktır. Bu atmosfer zararlı radyasyonu, yaşamı tehdit edecek daha pekçok şeyi engelleyebilecek, gezegendeki sıcaklık dağılımındaki dengeyi sağlayabilecek düzeyde olmalıdır ve elbette bizim bulmayı düşündüğümüz veya bizimki gibi bir yaşam formunun solunumu için gerekli gazları da barındırmalıdır bünyesinde. Atmosfer gezegendeki yaşamı koruyacak, peki kendi güneşinden gelecek zararlı yüklü parçacıklardan atmosferi ne koruyacak? Gezegende olması gereken manyetik alan elbette.

Enerji kaynağı. Çok miktar enerjiye ihtiyaç var, hem başlangıç, hem devam ve hem de gelişmek için. Bunların ötesinde; organik moleküllerin oluşumu için bir takım temel elementler de gereklidir. Ayrıca gezegen kavrulmayacak kadar güneşine yakın ve donacak kadar uzakta da olmamalıdır.

Bugüne kadar pekçok ötegezegen keşfedildi, yaşama dair tahminler var ama henüz bir akıllı uygarlık izine rastlanmadı. Böyle bir akıllı uygarlık izine rastlamak ise, kendi başına ayrı bir dert elbette.

Benim ise Macellan gibi bir geçit bulmak ile ilgili bir kaygım yok oysa, ben sadece orada olmak istiyorum. Ushuaia... Fin del mundo. Gezegenin en güneyindeki şehire gitmek ve orada beyaz şarap eşliğinde "Kral Yengeç" yemek istiyorum. Basit ve sıradan kişisel bir hedef.

Macellan'ın küçük filosu İspanya'dan Atlantik'e açıldı. Önce Kanarya ve sonrasında Afrika kıtası batı yakası açıklarındaki Cape Verde adaları. Gemilerin ikmalleri tamamlandı ve ver elini yeni dünya, ama önce Ekvator çizgisi. Tam da tahmin ettiğim gibi, okyanus denizciliğinde Ekvator çizgisini ilk defa geçen denizciler için kullanılan ve bugün de geçerli onurlu bir tanım varmış; Shellback veya Son of Neptune veya Neptün'ün çocuğu. Denizlerin, okyanusların, nehirlerin, göllerin, genel anlamda suların koruyucusu, hakimi ve mızrağı ile güçlü Neptün. O öfkelendiğinde dalgalanan denizler, yine o sakinleşince durulurlar.

Ekvator çizgisini aşmanın ardından, önce Güney Amerika kıyılarına ve sonrasında daha da güneye dümen tutarak, bugün kendi adıyla anılan boğaza ulaştı Macellan.

Gittim ardından, yedim kral yengecini, devam ettim Pasifik'teki Paskalya adasına ve döndüm dağın başındaki elli haneli ufak köyüme, köpeğime ve tavuklarıma. Sırada Çin var...

Uzun lafın kıssası; Merak ve öğrenme isteği bitmesin yaşamda, bitince zaten filmin sonu yakın demektir.

Yani bence öyle...