
Bir akvaryumum var benim…
Zemininde inci beyaz kum, kayalar, renkli
mercanlar, salınan bitkiler, onlarca litre su ve balıklar var içinde. O
balıklar kâh birbirleriyle, kâh mercanlarla, kâh kayalarla, kâh bitkilerle
uğraşıyorlar. Kumları eşeliyorlar, bitkileri didikliyorlar ve hayatları sürekli
olarak orada geçiyor. Gün boyu yiyecek arıyorlar, kavga ediyorlar, arada sıra
türlerini devam ettiriyorlar, ölüyorlar, doğuyorlar. Sadece orayı görüyorlar, ancak
dışarıda ne var, ne nerede işte onu bilemiyorlar.
Oysa akvaryum ofisimde, ofisim
Türkiye’de, Türkiye Dünya’da, Dünya Samanyolu gökadasında, Samanyolu gökadası
ise evrenimizde yer alıyor.
Peki ya evren?
Bu ise evrenin resmi, Pablo Carlos
Budassi isimli bir sanatçı işte böyle, yukarıdaki gibi kurgulamış ve çizmiş
onu. Tüm galaksiler, yıldızlar, gezegenler, gaz devleri, göktaşları ve biz,
kısacası bildiğimiz bilmediğimiz her şey orada.
Bilinen evrenin bir başlangıcı olduğunu
biliyoruz, aslında tahmin ediyoruz diyelim. “Büyük Patlama” ile beraber neredeyse
on dört milyar yıl önce oluşmaya başladı ve o günden bugüne sürekli olarak
genişliyor. Bir uçtan bir uca, tahminimizce ve yaklaşık olarak doksan üç milyar
ışık yılı boyundadır. Bu ne demek; doksan beş ve yanında on bir tane sıfır kadar
kilometre demektir, çok ama çok geniş.
Şimdi can alıcı soruya doğru
yaklaşıyoruz…
Bu başlangıç bir yerde oldu ve bu
şişme yine bir yerlerde oluyor. Eğer varsa ve biz evrenin bu sınırına
yaklaştığımızda ki, yaklaşabilirsek veya ulaşabildiğimiz gün, ne bulacağız? Evrenin
dışında ne olduğunu veya bir başka deyişle evren neyin içinde onu görebilecek
miyiz? Ama önce bir de şu soruya cevap arayalım.
Oralara gidebilir miyiz?
Hakikaten çok zor ve biliyorsunuz ki, içinde
bulunduğumuz evrenin fizik yasalarına göre ışık hızını aşamıyoruz. Yaklaşık doksan
üç milyar ışık yılı mesafeyi nasıl aşacağız? Hani evrenin ortalarında bir
yerlerde olsak, kırk altı milyar küsur ışık yılı mesafeyi nasıl aşacağız, hangi
ömür süresiyle yapacağız bu işi? Hakikaten evrenin kıyısında bir yerlerde
olmalıyız ki, bitiş çizgisini görelim. Ama soluk bir mavi nokta olan biricik
evimizin konumu da böyle bir yerde değil. Bir kestirme yol veya yolculuk için
farklı bir yöntem bulana kadar, biz teori üretmeye şimdilik devam edelim.
Diyelim ki;
“Uzay Yolu” bilim kurgu filmlerindeki
gibi, Warp uçuşu ile uzayı bükebilen ve dalgaların üzerinde sörf yapan bir
sporcu gibi yol alalım ve ışık hızının da üzerinde hareket edelim. Bulunduğumuz
yerden bir şekilde Evrenin sonuna gitsek ne göreceğiz? Yüksek bir duvar mı, bir
karanlık boşluk mu?
Evrenin dışına çıkılamayacağını
söyleyen ve aralarındaki ufak farklar hariç, temelde aynı olan teoriler var.
Bir teoriye göre ışıktan kat ve kat daha
hızlı bile gitsek, evrenin yapısı ve şekli sebebiyle onun dışına çıkmamıza izin
yok. Bu konuyu açmak gerekli ve önce yeni bir soru soralım.
Evrenin şekli nedir?
Soru zor yerden geldi ve cevap ise bir
o kadar daha da zor. Hakikaten cevap vermek imkânsız açıkçası ve cevap ileri
fiziğe girilmeden verilemez. Bu yazıların hedefi; bir takım zor soruların
cevaplarını, mümkün olduğunca basit ve karmaşıklıktan uzak bir şekilde aramak
ve paylaşmaktır.
NASA’nın evrenin şeklini tarif eden ve
matematiksel denklem ve açıklamalara dayanan bazı çizimleri var. Bunlara
dayanarak; evren bir “Küre” veya “Sabun Köpüğü” veya “Balon” gibidir diyebiliriz.
Sanırım “Balon” benzetmesi çok daha uygun olacaktır.
Kolay anlaşılabilecek örneklerin
üzerinden ilerleyelim. Evrenimizin bir balona benzetelim ve bu balonun üzerine
iki nokta çizip, balonu şişirmeye başlayalım. Balon şiştikçe üzerine çizdiğimiz
noktaların birbirlerinden uzaklaştıklarını göreceğiz.
Tamamıyla benzer açıklamayı evren için
de kabul edebiliriz. Koca evren aynen yukarıdaki mavi balon gibi şişmekte ve genişlemektedir.
Balon ve içindeki hacmi tüm evren ve balonun üzerine çizdiğimiz noktaları da
gökadalar gibi düşünerek, genişleme aşamasını daha iyi anlayabiliriz.
Evrenimizin şeklini anladığımızı
düşünerek devam edelim. Dediğimiz gibi, evrenin kıyısına bir şekilde geldik
diyelim. Bu aşamada şöyle bir soru aklımıza gelebilir; “Neden kürenin dışına geçemiyoruz?”.
Bu durumda evren modelini biraz sorgulayalım. Ancak bu ana kadar verdiğim
bilgileri, ileride çoklu evren kuramını irdeleyene kadar aklımızda tutmamız gerektiğini
hatırlatmak isterim.
Evren modelini sorgulayalım derken, cevabı
kısa yoldan vermek isterim. Yapacağımız tekli ve çoklu evren modellerini
anlamaya çalışmaktır.
Tekli evren teorisi uyarınca; bir balon, bir küre, sınır veya sınırda
duvar yok. Evren bir küre olmadığı gibi, asker yatağındaki bir çarşaf gibi düz de
hiç değil.
Kuram uyarınca evren her yerdedir ve
sonsuzdur. Süreklidir, dışı yoktur ve böylelikle olmayan bir yere de gidilemez.
Kabul etmesi veya anlaması zor geliyor değil mi? Hele hele akvaryum örneğiyle
başlayan bir yazının devamında.
Evrenin bir
tekillikten aniden genişleme sonucu oluştuğunu öngören “Büyük Patlama” teorisi
haricinde, evren oluşumu ile ilgili başka kuramlar da bulunmaktadır.
Nobel ödüllü fizikçi Hannes Alfven
tarafından ortaya atılan “Palzma Evren Modeli” ise, bu kuramların en tanınmış
olanıdır. Kainat bu modele göre sonsuz ve sınırsızdır ve tamamı bir plazma ile
kaplıdır. Kütleçekim yasası etkisiyle, tüm evreni kaplayan plazma kütlesi bazı
alanlarda bir araya gelip bugün bildiğimiz evreni oluşturur.
Anlamak o kadar da kolay değil. Bu
anda gündelik hayat bilgilerimizle açıklamanın zor olduğu sorular denizinde yüzdüğümüzü
hatırlatmak istiyorum. Öyleyse basit sorular sorarak derindeki bilgilerimizi harekete
geçirelim, adım adım gidelim ve tüme varalım.
Nedir plazma?
Dağarcığımızdaki bilgiler bize
der ki, maddenin üç hali vardır; katı, sıvı ve gaz halleri. Bu durumları
çevremizde kolaylıkla bulur, gösterir ve anlarız. Diğer taraftan, aşırı sıcak sebebiyle
elektronlarını yitiren hidrojen ve helyum atomlarının oluşturduğu yapıya ise
“Plazma” denir. Aşırı sıcak sebebiyle çekirdek ve elektron arasındaki bağ
kırılmış, birbirlerinden bağımsız yüzen atom ve elektronların çorbası olarak ta
tanımlanabilir kanımca bu durum. Bu da maddenin bir diğer halidir.
İşte bu haldeki bir evren tasarımından bahsediyoruz.
Bu model evrenin bir başlangıcı
olmadığı gibi, bir sonu veya sınırının da olmadığı öngörülmektedir.
Çevremizdeki derin uzay,
sonsuzluktan beri vardır ve her yeri sıcak plazma ile doludur. Bu konunun
başında verdiğim anlatım uyarınca, koca boşluğun bir köşesinde bir dengesizlik
durumu, çok çok uzun süreler içerisinde ve kütle çekimi etkisiyle, bizim
bildiğimiz evreni şekillendirmeye ve bünyesini oluşturmaya başlar. Farkındaysanız
sonsuz derin uzay içerisindeki, sonsuz sayıda olabilecek evren adalarından
bahsetmekteyiz. Evrenimiz ve bünyesinde bulunan galaksiler, anlaşılmayı
kolaylaştırmak adına benzer bir durum örneği olarak verilebilir.
Bugünün bilgi düzeyi ile
sınırları çizilmiş olan mantığımızın kabullenmekte zorluk çektiği konuların
üzerine gitmek doğru olacaktır. Yukarıdaki paragraf ne kadar da çok sonsuzluk fikriyle
dolu ve bu durum sıradaki soruyu yöneltmemizi mecbur kılar.
“Plazma Evren” kuramını biraz
daha anlamaya çalışalım mı?
Derin uzayda durgun bir halde
uykuda bulunan plazmanın harekete geçmesi ve bir araya toplanmaya başlaması
için, tek bir atomun yoldan çıkması yeterlidir. Sonrasını herşeyin mimarı olan zaman
çalışmaya başlayacak ve nakış işlenecek desen şekillendirilecektir. Kaplumbağa
hızından bile daha da yavaş bir bir oluşum, birbirini tetikleyen hareket
zinciri yaratacaktır. Sonrasında kütle çekimi yasası galip gelecek ve çok ama
çok uzun bir zaman sonrasında plazma kütlesi bir evren oluşturacaktır.
Plazma evren modeline göre;
uzaydaki herhangi bir galaksi kümesi bizlerden ne kadar uzakta ise, aramızdaki
mesafe içerisinde o kadar çok plazma bulunmaktadır. Plazmanın ışığı soğurmakta
olduğundan hareketle, çok fazla plazma daha da fazla ışığı soğuracak ve
kırmızıya kaymışlığı arttıracaktır. Yani yukarıda anlattığımız “Şişme” aslında
yoktur. Evren sabittir.
Bu model bilim çevreleri
tarafından yeterli destek görmemiştir. Ancak Nobel ödüllü fizikçi Hannes Alfven
gibi önemli bir kişiye ait bir kuram olduğu için ve her ne kadar bugün oldukça
az bilim insanı taraftarı bulmakta bile olsa değinilmesi gereken bir kuramdır.
Biz geri gelelim şişen çoklu
evren kuramımıza. Ancak konu fizik ve felse açısından geniş ve karmaşık bir
derinliğe sahip olduğu için, bu yazının konusu olan temel sorudan uzaklaşmamak
gerekmektedir.
Soru şuydu; “Gözlemleyebildiğimiz
evrenin sınırı neredir ve sınırının ötesinde ne vardır.”
Şu ana kadar irdelediğimiz “Tekil
Evren Kuramı” için bir başlangıç, bir son ve sınır yoktur. Ötesi de kendisi
gibidir ve ötesi sonsuza kadar devam etmektedir. Bu bağlamda; bir sınır ve
ötesini merak ediyorsak, “Çoklu Evren Kuramı” ile ilgilenmemiz gerekmektedir.
Bu kuram bir bütünü
açıklar ve bu bütünün içerisinde paralel evren kuramlarını da yer alır. Çoklu
evren demek; kainatta birbirlerinden farklı ve adedini bilemediğimiz sayıda var
olan ve yine aralarında bağ bulunan olası evrenler kümesidir. Burada bahsi geçen
evrenler arası bağ ise, “Paralel Evrenler” konu başlığı içeriğinde
incelenebilecek farklı bir yazıyı hak etmektedir.
Yukarıdaki resim “Çoklu
Evren Kuramı” çerçevesinin temsil edilişidir. Tekil evren kuramı uyarınca;
sınır olmadığı için, dışarıda ne var sorusu çok anlamlı olmadı. Diğer taraftan
çoklu evren kuramında da sınıra gitmek bugün için imkansız ve sınıra ulaşsak
bile sınırı aşmak ise bir başka imkansız.
Neden imkansız?
Bu durumu kendimce
şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım. Bir mercan adası resifleri dışında,
dalgıç kıyafetleriyle derinleri dolaşmakta olduğumuzu düşünelim. Suyun yüzeyi,
deniz ve hava arasında sınırdır ve biz mevcut dalgıç donanımızla denizde çok
rahat hareket ederken, su yüzeyini aşıp havada hareket edemeyiz. Zira suyun ve
havanın fizik kuralları birbirlerinden farklıdır. Dolayısıyla çoklu evren
modelinde de buraları terk edemeyiz. Zira içinde bulunduğumuz evren ile, komşu
evrenin veya aralarında her ne varsa o ortamın fizik kuralları birbirlerinden
farklıdır.
Temel soruma cevap
alamadım, yeni bilinmezlerle karşılaştım ve aslında soruma cevap alamayacağımı
da biliyordum, ama yolculuk güzeldi.
Durum böyle olunca, bin iki yüz yirmili
yıllarda derlenmiş olan bir İzlanda efsanesi ile yazımızı bitirelim;
Başlangıçta hiçbir şey yoktu. Ne yer
vardı, ne de yukarıda gök. Dipsiz geniş bir boşluk vardı sadece. Hiç ot yoktu.
Yokluğun kuzeyinde ve güneyinde buz ve
ateş bölgeleri; Niflheim ve Musflheim uzanıyorlardı. Musflheim’in ısısı,
Niflheim’in buzlarının bir bölümünü eritti. Eriyen buzlardan Ymer adında bir
dev büyüdü.
Ymer ne yedi?
Ortalıkta Audhumla adında bir de inek
vardı. Audhumla ne yedi?
Eh biraz da tuz vardı…
Bu efsanelerin düzenlenmesinde
yaklaşık yaklaşık sekiz yüz yıl sonra bugün, Evren adına elbette o günün
insanlarından çok ve çok daha fazla şey biliyoruz.
Ancak bildiğimiz koca kumsalda sadece bir kum tanesi…
x
31 Mart 2019
Bir Akvaryumum Var Benim - Evrenin Ötesi
Kaydol:
Yorumlar (Atom)